Adres
Başakşehir/İstanbul 34480
Adres
Başakşehir/İstanbul 34480

İsmet Özel “onaltıncı yüzyıl Osmanlı haritasına bakıp ‘vaay be bir zamanlar buralar hep bizimmiş’ diyen insan Türktür” der. Bizce bu tanım Babür Devleti için de kullanılabilir. Bu iki devlet İslam’ı yeni coğrafyalara yaymada, kafirle cihad etmede, gayrı müslimler dahil geniş kitleleri yönetmede ortaktırlar. Bu yüzdendir ki bu cümle Hindistan’da elan geçerlidir; gayrı müslimler, Hindistan’ın bazı bölgelerinde, Müslümanlara renk yahut ırk farketmeksizin Türk derler.
Türkler Hindistanı fethetmiş, milyonlarca insanının guruların zulmünden kurtulup İslamla şereflenerek saadet-i ebediyeyi kazanmalarına vesile olmuşlardır. Allah bu millete Hindistan’da da yıllarca hüküm sürüp, adaletle hüküm sürme nimetini bahşetmiştir. Hindistan’da yaklaşık bin yıl süren Türk hakimiyeti, farklı dinlerden ve milletlerden milyonlarca insanın (kafirler bu nizamı kendi lehlerine bozmaya uğraşmadığı müddetçe) bir arada ve huzur içinde, İslam kanunları altında yaşayabilmelerini sağlamıştır. Yazımız, bu nizamın en azametli olduğu devrin sultanlarından olan Sultan 1. Aurangzeb Alemgir hakkında olacaktır.
Tam adıyla Ebul-Muzaffer Muhyiddin Muhammed Aurangzeb Alemgir, 1658-1707 yılları arasında Hindistan’da hüküm sürdü. Babür İmparatorluğu’nun en güçlü hükümdarlarından biriydi. Hükümdarlığı boyunca hem genişlemeci politikaları hem de dini reformları ile tanınan Aurangzeb, Şah Cihan ve Mümtaz Mahal’in üçüncü oğluydu. Babası Şah Cihan’ın hastalanması üzerine başlayan taht kavgalarında kardeşleri Dara Şikoh, Şuca ve Murad’ı yenerek 1658 yılında tahta geçti. Aurangzeb’in askeri dehası, onu döneminin en büyük savaşçılarından biri haline getirdi; yayılmacı bir politika izleyerek imparatorluğun topraklarını önemli ölçüde genişletti. Güney Hindistan’daki birçok bağımsız devleti fethederek bu bölgelerde İslam’ı yaydı. Bu fetihleri ve zaferleri ona “Alamgir” (Dünyayı Fetheden) lakabını kazandırmıştır.
İslam’n izzetini Hind diyarında yarım asır temsil eden Aurangzeb’in, dinine bağlı bir Müslüman olduğu ve haftanın dört gününü oruçlu geçirdiği tarihi kayıtlarda yer almaktadır. Çağının ünlü simalarından Hâce Ma‘sûm, Hâce Seyfeddin ve İmâm-ı Rabbânî’nin torunlarından Hâce Muhammed Nakşibendî ile yakın irtibatı vardı. İslâm fıkhının önemli kaynaklarından biri olan el-Fetâva’l-ʿÂlemgîriyye (el-Fetâva’l-Hindiyye) onun himayesinde seçkin bir ulemâ heyeti tarafından meydana getirilmiştir. Gerektiği şekilde saygı gösterilmemesinden endişe ederek bütün paralardan kelime-i tevhidi kaldırttı. Şeriatın uygulanmasına azami özen gösterirdi. Hindulardan cizye alma uygulamasını dini gerekçelerle tekrar uygulamaya başladı.
Sultan Alemgir’in devlet hazinesi yönetimindeki hassasiyeti azami seviyedeydi. Hak ve adalet hususundaki hassasiyeti sebebiyle defin giderlerinin kendi kazancından karşılanmasını isteyen bir vasiyet bırakmıştı. Sultanın topi denilen Hindistan müslümanlarının kullandığı bir çeşit serpuş ördüğü, geçimini o şekilde sağladığı, kendi ailesinin ve şahsının giderlerinin devlet hazinesinden kullanmadığı bilinir. Onun bu iktisat anlayışı devrinin mimari eserlerinden de anlaşılır. Babası Şah Cihan devrinde Tac Mahal gibi devasa yapılar inşa edilirken, Alemgir devrinde daha çok dini ve askeri yapılara daha çok kaynak ayrılmıştır. Bu iktisat, devletin ekonomik durumuna müspet katkı yapmıştır. Sultan 1. Aurangzeb zamanında Hind diyarı dünya ekonomisin %25’ini yönetiyordu ki bu batı avrupanın tamamından fazladır. (Maddison, Angus, 2003)
Sultan Aurangzeb devrin sayılı âlimlerindendi aynı zamanda hükümdar olduktan sonra kırk üç yaşında iken Kur’an’ı ezberlemiştir. Anlatılana göre; Aurangzeb’in bir oğlu hafiz olur ve babası onu hastalığından dolayı tahttan indirilen Şah Cihan’ın yanına yollar. Şah Cihan torununa, meşhur hadis-i şerife telmihle, “baban için ne mutlu ahirette başına senden dolayı taç takılacak” der. Babasının böyle dediğini duyan Alemgir, ileri yaşına rağmen hafızlığa başlar ve tamamlar.
Hindistan’daki Müslüman varlığı biz Türkler tarafından daha çok araştırırlıp bilinmelidir.Hindistan gibi onlarca dile, dine, millete ev sahipliği yapan çetrefilli bir coğrafya Müslüman Sünni Türkler tarafından adilce yönetilmişken bizim orayı “ineğe tapanlar” yurdu olarak anımsamamız ayıptır. Hindistanda’ki Türk devletlerinin İsmet özelin cümlesindeki Osmanlı ne kadar bizimse Babür Devleti ve hakimiyetindeki topraklar da o kadar bizimdir. Babür de gaza ve cihad etmiştir. Onlar da adilce bir sistem kurup İslam’ı yaşamış ve yaşatmışlardır. Bugün Müslüman Sünni Babür devleti haritasına bakan Türkün tepkisi “vay bee adamlara bak” değil, “bir zamanlar buralar da bizimmiş” olmalıdır.