Bir Garip Mesele: Boykot

Adalet, dayanışma ve birlik, İslamiyet’in her daim teşvik ettiği mühim değerlerdir. Müslümanlar, geçmiş zamanlardan bu zamana mazlumların yanında yer almış, onların sesini duyurmak amacıyla çeşitli mücadeleler vermişlerdir. Ancak günümüze baktığımızda, bu bilinç ve dirayet, özellikle boykot meselesinde maalesef istenilen düzeyde varlık göstermemektedir.

İ*rail ve onun yandaşlarına yönelik boykotlar, genel manada zayıf ve sürdürülebilirlikten yoksun kalmaktadır. Halbuki boykot, tarihte önemli etkiler bırakmış bir direniş çeşidi olarak, günümüzde de -hakkıyla uygulandığı takdirde- hala etkili ve kapsamlı bir yöntemdir. Nitekim son yıllarda, boykotun gücünü gösteren bazı başarılı örnekler de görülmüştür; bu da istenilen seviyede olmasa bile boykotun hala güçlü bir direniş aracı olduğunu bizlere göstermektedir. İslam tarihinde, boykotun ne denli güçlü bir araç olduğunu kanıtlayan çarpıcı örnekler mevcuttur. Özellikle ters perspektiften baktığımızda Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) döneminde, Kureyşli müşriklerin Müslümanlara yönelik uyguladığı üç yıllık meşakkatli boykot, bu bağlamda en dikkat çekici örneklerden biridir. Müslümanların ticari hayattan men edilmesinden, açlık ve yoksullukla yüz yüze bırakılmasına, evlilik yapılmamasından dış alışverişe engel olunmasına kadar çeşitli keskin yaptırımlarla kelimenin tam manasıyla Müminleri yok saymışlardır. Bu süreçte Müslümanlar “Ebu Talip Mahallesi” ne hapsedilmiş ve Kâbe duvarına astıkları bir ahitname ile herhangi bir yardıma müsaade edilmemiştir.

Müşriklerin zulmü karşısında sabreden Müslümanlar, imanlarını daha da güçlendirmeleri ve dayanışmanın ve tevekkülün en güzel örneğini sergilemelerine karşın ağır bedeller ödemişlerdir. Zorlayıcı 3 yıl sırasında fazlasıyla yıpranan Müslümanlar, hemen akabinde Efendimiz’in (s.a.v.)’in en büyük destekçileri Ebu Talip ve Hz. Hatice annemizi kaybederek “Hüzün Yılı’nı yaşamıştır. Bu zorlu dönem, boykotun ne denli yıpratıcı olduğunu ortaya koymaktadır. Haksızlığa karşı direnişin İslam’ın özünde ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu gösteren bu olay, aynı zamanda günümüzde bazı Müslümanların inandığı dava şuuru noktasında bir Mekke müşrikinden daha aşağı olduğunu gösteren acı tabloyu ortaya koyar. Boykot, bir topluluğun karşısındaki güce ekonomik, politik yahut toplumsal baskı gösterme yoludur. Küresel kapitalist sistemde, ekonomik gücün fazlasıyla belirleyici olduğunu düşünürsek, boykotun toplumlar ya da ülkeler için ne kadar güçlü bir silah olduğunu kavramak zor olmaz.

Günümüzdeki büyük Müslüman nüfusunun ekonomik gücünü bir şirket veya ülkenin üzerine yöneltmesi demek, ticari çıkarların sarsılması ve politik bir baskı unsuru oluşturması anlamına gelir. Ancak bunun istenilen etkide olabilmesi için, boykotların bilinçli, organize, kararlı ve uzun süreli olarak yürütülmesi sağlanmalıdır. Hikâye odur ki; Bir hükümdar, geniş bir sofra kurdurtur ve halkına bu ziyafeti sunmak için onları sarayına davet eder. Fakat tek bir şart koşar: Her misafir evinden bir bardak meyve suyu getirmelidir. Bu meyve suları büyük bir kazanda toplanacak ve böylece herkesin küçük bir emeğiyle koca bir kazan dolup taşacaktır. Misafirlerden bir kişi, “Bir bardak sudan ne olacak ki?” düşüncesiyle meyve suyu yerine su götürmeye karar verir. Öyle ya, koca kazan dolup taşınca bir bardak suyu kim fark edecektir ki? Misafirlerin hayalindeki ziyafet günü gelip çattığında herkes dışı örtüyle kaplı kazana elindeki bardağı boşaltıp yerine geçer. Hükümdar gelir ve örtü kaldırılır ama herkes şok olmuştur. Aynı düşünceyle, bütün misafirler de evlerinden su getirmiştir. Sonuçta, kazan ağzına kadar suyla doludur. Hükümdar, halkın kendisine verdiği bu karşılık karşısında öfkelenir. Çünkü herkes, “Benim bir bardak suyum ne fark eder?” demiş ve üzerlerine düşen zahmetsiz bir görevi yerine getirmemiştir. Son pişmanlık fayda etmez; artık mükellef sofra da yoktur, hayallerini de kaybetmişlerdir. Bu hikâye, tam olarak boykot meselesine ışık tutmaktadır. Filistin halkının meşakkatli direnişi karşısında, Müslümanlar adaleti ve zulme karşı duruşlarını bir araya getirerek güçlendirmelidir. “Benim tek başıma bir boykot ürünü almamam ne fark eder?” düşüncesi, o kazana götürülen bir bardak sudan farksızdır. Hiç kimse bu sorumluluğu üstlenmezse, biriken kazanın içi sadece suyla dolacak, boykotun anlamı kaybolacaktır. Adalet ve dayanışma, bireysel katkılarla anlam kazanır; tıpkı o kazanın gerçekten meyve suyuyla dolması gerektiği gibi. Örneğin, İrail’e yönelik boykotlarda ve Siyonistlere ekonomik destek sağlayan şirketlerin ifşasında, uzun vadede önemli sonuçlara ulaşılabilir. Ancak, boykotlar genellikle kısa süreli eylemlerle sınırlı kalmakta ve süreklilikten yoksun olmaktadır. Oysaki boykotun etkili olabilmesi için yalnızca bireylerin değil, geniş kitlelerin bu tepkiyi devam ettirmesi gerekmektedir. Boykot, sadece ekonomik sonuçları itibariyle değil, bir topluluğun zulme karşı sesini yükseltmesi manasıyla da önemlidir. Müslümanlar, bunun gibi boykotlarla zulme karşı direnmekle kalmaz, aynı zamanda kendi aralarındaki birlik, beraberlik ve kardeşlik duygusunu ve “Ümmet” bilinçlerini geliştirir. Bazen bir topluluğun kolektif gücü, askeri güçten çok daha etkili olabilir; bu da boykotun ahlâki ve manevi bir duruş olarak ne kadar etkili bir araç olduğunun bir başka delilidir.


Müslümanların günümüzdeki Filistin işgali ve diğer zulümlere karşı başlattıkları boykot kampanyaları, Coca-Cola gibi markaların satış stratejilerini değiştirmesine neden olmuştur. Coca-Cola, Müslüman tüketicilerin boykotlarına önlem olarak, ürünleri üzerine yerel isimler yazmayı kullanmıştır. Aynı şekilde, Türkiye’de Burger King, boykotlardan kaçınmak adına ismini değiştirerek başka bir marka izlenimi oluşturma çabasına girişmiştir. Algida da boykotlardan nasibini almış daha fazla etkilenmemek için dolaplarındaki logosunu kaldırarak çeşitli stratejiler uygulamıştır. Bu tür geri dönütler, Müslüman tüketicilerin küresel markalar üzerindeki etkisini gözler önüne sermekle beraber boykotun gücünü de bir kez daha hatırlatmaktadır.


Ancak, bu olumlu etkilerin kalıcı olabilmesi için, boykotların sürekliliği, organizasyonu ve bilinçli bir şekilde uygulanması bir zorunluluktur. Aksi halde, boykotlar duygusal tepkilerle sınırlı kalacak ve uzun vadede etkisini yitirecektir.


Boykot, İslam açısından da bir sorumluluğu temsil eder. Bir Müslümanın zulme rıza göstermemesi, adaletsizliğe karşı sessiz kalmaması gerekir. Allah-u Teala, Kurân-ı Kerim’de Nisa Sûresi 135. Ayet-i kerimede “Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutun….Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer adaletten sapar veya üzerinize düşeni yapmaktan geri durursanız bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” buyurarak, adaletin ne denli önemli olduğunu vurgulamaktadır.

Boykot, adaleti savunmanın bir yolu olarak, zulme karşı gelmenin somut bir ifadesidir. Ayet-i Kerimede “anne-babanızın aleyhine bile olsa” buyrulurken günümüzde yabancı şirketlere olan bu bağlılık akıl kârı değildir.

Sonuç olarak, boykot, Müminlerin zulme karşı duruş gösterebilecekleri etkili bir direniş yöntemidir. İ*rail ve yandaşlarına yönelik boykotlar, Müslüman kavimler için hem bir ahlâki sorumluluk hem de etkili bir direniş olacaktır. Ancak, bu boykotların sürekliliği ve kararlılığı, boykotun gerçek gücünü ortaya çıkartacak en önemli unsurlardır. Müslümanlar, dayanışma içinde ve organize bir şekilde şuurlu hareket ederek, zulme karşı topyekûn bir direniş sergileyebilirler. Adaletin savunulması, yalnızca sözle değil, eylemlerle gösterilmelidir; boykot da bu eylemlerin en güçlülerinden biridir.

Leave a Reply