Adres
Başakşehir/İstanbul 34480
Adres
Başakşehir/İstanbul 34480

Geçenlerde okuduğum bir kitapta verilen bazı istatistikler benim için oldukça ibret vericiydi. 2013 yılında yapılan bir araştırmaya göre Amerika’daki 30-64 yaş arasındaki intihar oranı 21.yüzyılın ilk on yılında %28.4 arttı. Bu artışla birlikte ilk defa ülkede intihar ederek ölenlerin sayısı araba kazasından ölenlerin sayısını aşmış oldu. 50’li yaşlardaki erkekler arasında intihar oranı %50, 60 ile 64 yaş arasındaki kadınlarda intihar oranı yaklaşık %60 arttı. Birleşik Devletler’deki antidepresan kullanım oranı ağızları açık bırakacak bir sıçrama yaşamış. Sıkı durun; 1990’lardan 2010’lu yıllara antidepresan kullananların sayısı %400 artıyor. Bu tür ilaçların kullanımı kadınlar arasında daha yaygın. 1985 yılında yapılan bir sosyoloji araştırmasında insanlara etraflarında güvenebilecekleri, yakın ilişki kurabildikleri biri olup olmadığı sorulduğunda cevapların %10’u kendini yalnız, güvensiz ve izole edilmiş hissetme doğrultusunda. 2004’te ise bu yöndeki cevapların oranı %25’e çıkıyor. Yani ABD’de her 4 kişiden birisi aile ve topluluk/cemaat bağlarından kopmuş, dayanaksız ve dayanışmadan yoksun hissediyor. Elbette bunlar 10-15 yıl öncesinin verileri. Bu verilerin 2020 sonrasında ne durumda olduğuna tekrar bakmak lazım ancak gidişatı göz önünde bulundurduğunuzda seyrin artış yönünde olduğuna kuşku yok.
Bu arada kitabın adı ‘’Civilized to Death’’. ‘’Ölümüne Medenileşmek’’ diye çeviriyorum başlığı. Nitekim yaptığımız şey bu. Yukarıda zikredilen istatistikler ve bunlarda yıllar içerisinde gözlenen çarpıcı artış belli bir şehir veya bazı şehirlerdeki olumsuz yaşam koşullarından, pek hususi ve aykırı kalmış bir hayat tarzından, dünyayı ayrıksı bir algılama biçiminden, mizaçtan, huy ya da kişilik özelliklerinden kaynaklanmıyor. Bu bir medeniyet sorunu ki kitabın temel savı da budur. Medeniyetten kastımız, şuanda kürede tecrübe edilmekte olan, başka bir açıdan bakıldığında müstevli olarak nitelenebilecek tek medeniyet olan tekno-kapitalist liberal medeniyet. Üretim ilişkilerinden tüketim alışkanlıklarına, insani ilişkilerden devletlerarası hukuka, kavramsal çerçevelerden duygusal yönelimlere, bir anlam ve değer belirleyici veya ona nüfuz edici olarak ‘’gücün hakikati’’ ifadesinin tecrübe edilen biçimi.
Yeryüzünde internet kablolarının ve telefon sinyallerinin ulaşabildiği, Amazon’un kargo gönderebildiği hiçbir yaşam alanı bu tecrübeden müstağni kalamıyor ve bir taraftan tecrübe eden kendi yaşamı ile onun varlığını ayrılmaz bir bütün olarak gördüğünden onun hakkında çözümleyici/analitik bir düşünce geliştiremiyor. Böylece neticede, medeniyet sorunu başlığı altında konuşulması gereken pek çok buhran ve bunalım psikolojiye, sosyolojiye, sağlıksız beslenmeye ya da genetiğe indirgenmektedir. Mevlevilikten Stoacılığa, meditasyonu andıran şahsi eylemlere sıkıştırılıp tıkıştırılmış bir dindarlıklardan mindfulness’e, minimalizmden organik beslenmeye tasarlanan ve uygulanan pek çeşitli teklif ve açılımlar mevcut. Ancak bunlar salgın özelliği gösteren sorunların yaşandığı; hasta, yalnız, bağımlı ve kendini öldüren insanların sayısının her geçen yıl arttığı bir kürede bu vakalara yol açan sorunun temelde ne olduğunun ıskalanması veya çeşitli nedenlerle bilinçli olarak göz ardı edilmesinin tezahürleri olsa gerek. Nitekim sayılan birçok akım ve anlayış çoğunlukla belli bir süre denenip terk edilen/ tutunulup bırakılan araçlardır. Genelde dinin, özelde İslam’ın giderek artan biçimde başarısız bir tecrübe olarak anılmasına bir de bu açıdan bakmak lazım. Örneğin ‘’ex-Muslim’’ zihniyeti sadece propaganda icadı değildir. İşbu propagandayı cazip kılan bir zemin var. İşte o zemin tekno-kapitalist liberal medeniyetin altımıza serdiği zemindir. Açık olalım: propagandaya kapılan özellikle genç kuşaklar için İslam’ın bir çıkarı yok. İş ve ilişkiler zemininin İslam’la temelden çeliştiğini fark ediyorlar, bu olduğunda etraflarında çelişkiyi kafasıyla ve ahlakıyla, yani düşüncesiyle ve yaşayışıyla esaslı biçimde yorumlayabilen bir Müslüman örneği bulamıyorlar. Böyle olmadığı gibi sıklıkla tam aksi yönde, rekabetçi, performansçı ve bireyci neoliberal zihniyet doğrultusunda teşvikler alıyor hatta örtük dayatmalara maruz kalıyorlar. Söz konusu medeniyetin muhafazakârı haline gelen bu kültür ve ahlak melezi Müslüman grupların çelişkili pratikleri onların bir yandan bireyci ‘’sen kendinde değerlisin’’ sloganına başvurmalarında, diğer yandan örneğin akademide ‘’publish or perish!’’, yani ‘’yayınla ya da yok ol!’’ düsturunu uygulamalarında veya özel sektörde İslam’dan soyutlanmış kapitalist patron-işçi ilişkileri kurarak performans beklentisi ve emek ücretlendirmelerini de bu doğrultuda yapılandırmalarında açığa çıkar. Müslümanların dünyevileşmesi yani sekülerleşmesi bahsindeki dertlenme ve dertleşmelere hemen bir mütevazi katkı sunalım: Sekülerleşme, gözlemlenen bir sosyolojik vakayı tanımlamak üzere başvurulan nesnel, ilmi bir olgu değil, tekno-kapitalist liberal medeniyete iştiraki ifade eden bir kavramdır.
‘’Sen kendinde değerlisin ancak performans göstermediğin sürece bu bizi pek ilgilendirmiyor!’’ imasının altında yatan şudur: ‘’Mümkün olan en uzun vadede tükenmeden (to exhaust) tüketmeye ve tüketime teşvike, aynı zamanda performans göstermeye devam etmen lazım.’’ İslam ise senin bu döngüden feragat etmeksizin deneyimleyebileceğin bir akide ve pratikler dizisi.