Şiddet Tekeli Olarak Devlet ve Bireysel Silahlanma

Günümüzde tartışma konusu olan meselelerden biri de bireysel silahlanmadır. Bu meseleye dair farklı görüşler ortaya çıkmaktadır. Bu görüşlerden bir kısmı, devletin silahları toplamasının toplumsal barışı tesis edeceği ve şiddeti azaltacağı kanaatindedir. Diğer kesim ise bireylerin kendilerini savunma hakkı doğrultusunda silah taşımalarının meşru ve gerekli olduğunu savunmaktadır. Ayrıca bazı düşünürler, bireylerin silah edinme hakkının hem tabii hem de pozitif bir hak olduğu ve devletin bu hakkı sınırlandırmasının etik olmadığını ileri sürmektedir. Bu çalışmada söz konusu tartışma, İslam’ın devlet ve hukuk anlayışı temelinde ele alınacaktır.

20. asrın en önemli Batılı sosyolog ve filozoflarından Max Weber’in tanımına göre devlet, egemenlik iddiasını koyduğu sınırlar içinde şiddet tekelini elinde bulunduran güçtür. Devlet bu tekelin meşruiyetini halkı güvenlik içinde tutacağı ve adaleti sağlayacağı vaadinden alır. Bu görüş Modern devlet yapısının temelidir. Hükumetler bu fikre dayanarak bireysel silahlanmayı suç sayıyor, kendi otoritelerine rakip olabilecek tüm güç odaklarını silahsızlandırmaya çalışıyorlar. Anlaşılacağı üzere, Weber’in teorisi bireysel silahlanmaya karşı olan hizbin felsefi altyapısını oluşturuyor.


Max Weber, 20. yüzyılın önde gelen sosyolog ve düşünürlerinden biri olarak, modern devlet tanımını “belirli bir toprak parçası üzerinde meşru fiziksel şiddet tekeline sahip örgüt” şeklinde yapmıştır. Bu tanıma göre devlet, şiddet kullanımını tekelinde bulunduran meşru bir yapıdır ve bu meşruiyetini kamu düzenini sağlama, güvenliği temin etme ve adaleti tesis etme vaadinden alır. Modern devlet yapısının felsefi zeminini teşkil eden bu düşünce, bireysel silahlanmayı tehdit olarak görür ve bireylerin silah edinmesini sınırlandırmayı amaçlar. Bu bağlamda Weber’in kuramı, bireysel silahlanmaya karşı çıkan yaklaşımın teorik arka planını oluşturmaktadır.


Meseleye İslam’ın devlet anlayışı çerçevesinden yaklaşıldığında, konu farklı bir boyut kazanmaktadır. “Şiddet tekeli” ifadesi İslam’ın devlet tasavvuru ile uyumlu değildir. Devlet, silahları mefhum bir güvenlik vaadine dayanarak toplayamaz. İslam’a göre devlet adaletin bizzat sağlayıcısı değil koruyucusudur; Maverdi el-Ahkâmü’s-Sultâniyyekitabında “(devleti temsil eden) İmam adaletin kaynağı değil, onu muhafaza eden kimsedir” der. Nitekim, suçluya ceza verme sorumluluğunu doğrudan devletin değil toplumun üstlenmesi asıldır. Ulemanın görüşünce suçu sabit olan bir adamın cezasını yine ulema görüşüne göre cemaat icra eder. Bu bağlamda ne hükmü veren kadının ne haddi uygulayan Müslümanın maaşlı devlet çalışanı olması lazım değildir. İbn Rüşd’ün “Hududun uygulanmasında devlet memuru olmak şart değildir, cemaat de bunu icra edebilir.” cümlesi kendi döneminde insanların hukuku bu şekilde anladığının delili olabilir. Bu duruma verilebilecek en sarih misal recm uygulamasıdır. Zina suçu sabit olan evli bireylerin cezası bölge halkının aktif katılımı ile taşlanarak infaz edilmektir. Dolayısıyla, İslam’da devletin adaleti bizzat sağlaması şart değildir; devletin görevi, kendi egemenlik sınırları içinde şeriata aykırı cezaların uygulanmasını önlemek ve halkı zulümden korumaktır.


Weber’in şahsında modern düşünce, adaleti devletin kabul ettiği hukuk olarak görüp, devletin fikrine bağlı biçimde değişken olarak uyguladığı hüküm sayıyorken; İslam’da adalet, Allah’ın yarattıkları için belirlediği, herkesin ona göre davranması gereken, fıtrata uygun bir hakikattir yani tabii, asıl durumdur. Normal durumu kaos olarak gören ve devletin müdahalesini adaletin tesisi için gerekli kabul eden anlayışa ‘pozitif müdahale devleti’ denir. Modern devlet anlayışı bu çerçevede şekillenmiştir. Buna karşılık, doğal durumu adil bir düzen olarak kabul eden ve asli görevi mevcut adalet düzenini korumak olan devlet anlayışı ise negatif müdahale devleti olarak tanımlanır. İslam düşüncesi, “şiddet tekeli” ve bireysel silahlanma bağlamında bu ikinci anlayışa daha yakındır ve devletin, adaletin devamını sağlama görevinin üstlenmesi gerektiğini savunur.


Bu nazarî ayrışma, tarihsel pratikte de gözlemlenebilir. Avrupa’da aristokrat sınıfa ait olmayan bireylerin silah taşıması uzun süre boyunca yasaklanmış; silahlanma hakkı, yalnızca feodal beylerin takdirine bırakılmıştır. Buna karşılık, İslam toplumlarında silah taşıma bir nevi sünnet olarak görüldüğü için toplum içinde meşru bir davranış biçimi olarak teşvik edilmiştir. İbn Haldun Tarih-i İber kitabının Mukaddimesinde Müslümanların meseleye yaklaşımını özetleyen şu cümleyi kurar “Silah taşımak, Müslüman’ın izzeti ve hazırlığıdır. Onu terk etmek zillete götürür.”


İslam siyasal teorisi, merkeziyetçi ve mutlak otoriteye dayalı bir devlet yapısından ziyade, toplumsal sorumluluğun fertler arasında dağıldığı, aktif ve bilinçli bireylerden oluşan bir yapıyı esas alır. Bu yaklaşım, otoritenin yalnızca devlet kurumları aracılığıyla değil, doğrudan toplum içinden ve toplumsal bilinçten neşet eden bir şekilde işlemesini öngörür. Abdulkadir es-Sûfî bu durumu şu veciz ifadesiyle özetler: “İslam’da her insan polistir, her insan askerdir. Toplumda siyasî olarak kısırlaştırılmış bir kesim yoktur.” Bu söz, İslam siyaset düşüncesinde bireyin yalnızca haklara sahip bir varlık olmadığını, aynı zamanda kamu düzeninin tesisi ve muhafazasında doğrudan sorumluluk taşıyan bir özne olarak kabul edildiğini gösterir. Bu bağlamda her Müslüman, özellikle de aile reisliği ve kavvamlık sorumluluğuyla erkekler, sadece kendi şahsını değil, ailesini ve daha geniş anlamda toplumunu da koruma görevine sahiptir. İslam’da güvenlik meselesi, sadece devlet eliyle sağlanan bir hizmet değil, ümmetin her bir ferdinin katkısıyla sürdürülebilen bir vazife olarak görülür. Dolayısıyla silah taşıma hakkı, bireyin adaletin tesisi ve toplumun müdafaası noktasındaki sorumluluğunun bir uzantısı olarak değerlendirilir. Bu anlayış, modern devletlerin vatandaşları pasifleştiren ve güvenliği tek merkezde toplama eğilimine karşı, katılımcı ve yerel inisiyatifleri öne çıkaran alternatif bir güvenlik ve otorite modelidir.


Wael Hallaq’ın da ifade ettiği üzere, modern ulus-devlet paradigması, şiddet tekeli üzerine inşa edilmiştir ve kendi dışında hiçbir silahlı güç yahut otoriteyi meşru kabul etmez. Modern liberal zihniyet içerisinde yetişen bireyler olarak, hukukun yalnızca merkezi bir otorite tarafından belirlenebileceğine dair bir ön kabulle yetiştirildik. Bu nedenle merkeziyetçi olmayan bir hukuk uygulamasını tahayyül etmek dahi, bizler için bir nevi “blasphemy” mahiyetindedir. Oysa İslam, bu paradigmanın içinde değil, onun karşısında konumlanır. Zira İslam, ne şiddet tekeli kavramını epistemik bir öncül olarak kabul eder, ne de hukukun modern ulus-devlet gibi merkezî ve tek tip bir biçimde uygulanmasını öngörür. Bu sebeple İslam düşüncesi, bireysel silahlanma konusunda daha özgürlükçü bir perspektife sahiptir.


Modern ulus-devletin propagandist eğitim sistemine maruz kalmamış, liberal paradigma tarafından biçimlendirilmemiş bir Müslüman zihin, İslamî toplumsal yapı içerisinde kendi hukuk anlayışına göre bir hayat sürecektir. Bu toplum, İslam’ın paradigması çerçevesinde örf ve içtimaî yapısına uygun olarak davranacaktır zira İslam siyasal yapısı, modern anlamda merkezî ve homojen bir otoriteden ziyade, yerel cemaatlerin içtimai yapısına ve örfî hukuklarına dayanır. Dolayısıyla, bireyler arasında meydana gelen suç hadiselerinde, çözüm ve ceza uygulamaları için modern anlamda bir devlete başvurulması gerekmeyecektir. Önerdiğimiz bu yaklaşım, alışageldiğimiz toplumsal yaşantıdan, hukuk ve güvenlik anlayışından farklı olabilir; ancak İslam’ın mevcut modern paradigmanın dışında ve hatta karşısında konumlanması gerektiğine dair herhangi bir şüphe bulunmamalıdır.

    Leave a Reply