Adres
Başakşehir/İstanbul 34480
Adres
Başakşehir/İstanbul 34480

Not: Bu yazı Patricia Crone tarafından kaleme alınan ‘’Ninth-Century Muslim Anarchists’’ başlıklı makalenin özet bir tercümesidir.
Bu makalenin konusu olan hareketler kelimenin en basit anlamıyla, hükümet olmadan yaşama isteği manasında, anarşisttiler. Onlar sekülerist, komünist, bireyci, sosyal reformcu yahut terörist değildiler; yalnızca Müslüman cemaatinin devletsiz işleyebileceğine inanıyorlardı. Bu nedenle fikirleri hem erken İslam düşüncesi hem anarşizm tarihi bakımından incelenmeye değer.
Anarşist olarak nitelendirdiğimiz bu grupların hepsi ya Basra bölgesinden gelmişlerdi yahut entelektüel kökleri oradaydı. Çoğu, akla verdiği önemle bilinen Mutezile mezhebinin üyesiydi. Diğerleri ise militan müsamahasızlığı ile meşhur olan Haricilikten geliyordu. Bu insanlar, Çin’deki Taoist gelenek hariç tutulursa, Batı dışı tek Anarşist düşünce okulunu teşkil etmektedirler.
Ana akım Müslüman düşüncesine göre hiyerarşik yapılar her zaman var olmuştu ve var olacaktı çünkü evrenin zaten kendisi bir mülktü/hükümranlıktı ve onun meliki/hükümranı da Allah’tı. Allah’ın evren üzerindeki hükümdarlığı ile halifenin halkı üzerindeki hükümdarlığı kavranış bakımından iç içe geçmişti. Kişi Allah’ı kendi hükümdarı olarak tanır, kendisini onun ümmetinin üyesi sayar ve onu temsil edenlerin (peygamberlerin) ilettiği ve uyguladığı kurallara boyun eğerdi. Devlet varoluşun kaçınılmaz bir parçasıydı. Bu nedenle İslam’ın altın çağı -Hristiyanlığın aksine- insanların devlet olmadan yaşadığı bir cennet bahçesi değil, devletin en ideal şekilde idare edildiği dönemdi. Bu dönem, ümmetin peygamber ve ilk dört halife tarafından bilgece yönetildiği Medine’deki zamanı kapsıyordu. Altın çağın sonu 656’da ilk Müslümanlar arası savaşın yaşanmasıyla gelmişti. Bu dönemin yöneticileri cezalar verdiler, isyanları bastırdılar ve fetih yaptılar yani şiddeti kurumsallaştırdılar ancak bunu Allah’ın yasasına uygun şekilde yaptılar. Bu koşul sağlandığı yani güç doğru şekilde kullanıldığı zaman zor gücün kullanımında hiçbir yanlış görülmüyordu. Zaten ilk imam da ilk insan olan Âdem’in ta kendisiydi. Bu ideal durumun haricindeki her şey yozlaşmaydı. Bir uçta bazı insanlar Allah’ın hükümdarlığına karşı isyan etmiş, kendilerini tanrı-kral ilan etmiş ve zulme düşmüşlerdi. Bu Arap olmayanların İslami fetihlerden önce içinde yaşadıkları bir yozlaşma haliydi çünkü Allah’ın kendisinden başka tüm krallar -iktidarlarını onun yetkisinin aleyhine elde ettikleri için- tira sayılırdı ve Firavun bunun paradigmatik örneğiydi. Diğer uçta ise insanlar Tanrı’yı ve onun yaslarını tamamen unutmuşlardı ve hiçbir devlet olmadan yaşıyorlardı. Bu da Arapların İslam öncesinde yaşadıkları durumdu. Bu dönemin Arapları hiçbir hükümdara boyun eğmeyişleri hakkında yazdıkları şiirlerde böbürlenmeyi çok severlerdi, ancak İslam’ın gelişinden sonra söz konusu dönem kaosun, ahlaksızlığın, cehaletin ve anarşinin hüküm sürdüğü bir dönem olarak hatırlanmaya başlandı. Medine halifeleri tiranlık ve anarşi arasında bir yol tutturmak için Allah’ın yasasına bağlı kalmış ve sonraki dönemlerin Müslümanları için örnek oluşturmuşlardı ki hala da oluşturmaktalar.
Ancak Müslümanlar kısa zamanda bu modelin sınırlarını fark ettiler. IX.yüzyıla gelindiğinde Medine artık başkent değildi. İslami politika eski basitliğini kaybetmiş, imamlar artık dostça kılavuzluklarıyla toplumu yönlendiren bilge adamlar olmaktan çıkmıştı. Abbasi halifeleri geniş bir imparatorluğu Bağdat’tan yönetiyordu ve hilafet saltanata dönüşmüştü. Artık asıl sorun buna karşı ne yapmak gerektiğiydi. İslam aktivist bir din olarak ortaya çıkmıştı ve ümmetin içinde hala kişinin yanlışı gördüğü yerde gerekirse kılıcını kullanarak onu düzeltmesi gerektiğini düşününeler vardı. Yani eğer yönetici tiran olmuşsa Müslümanlar onu şiddet yoluyla devirmeliydi. Hem Mutezile hem Haricilik bu görüşteydi. Ancak daha sonra Ortodoks Sünni İslam’ın hamileri olarak kabul edilecek olan âlimler itaatten yanaydı; onlara göre bir iç savaşın ümmete vereceği zarar tiranın verebileceğinden daha büyüktü ve ümmetin birliğini korumak hatalı yöneticiyi düzeltmekten daha önemliydi. Bu nedenle yönetici doğrudan dinden çıkmayı emretmediği sürece ona itaat etmek gerekirdi. Tıpkı Hristiyanlarda olduğu gibi kötü hükümdarların işlenen günahlar için ceza olarak gönderildiğini düşüneneler dahi vardı. Ama anarşistler bunlardan başka bir çözüm önerdiler.
Mutezile’nin argümanına göre İslam tüm diğer dinlerden farklıydı çünkü onların aksine tebaasını köleleştiren kralları yoktu. Ne peygamber ne dört halife kral olarak yönetmeye kalkmıştı. Bu yüzden eğer bir yönetici yasaya bağlı kalmayı bırakarak kral olmaya niyet ederse ümmetin onu tahtından etmesi zorunluydu. Ancak iç savaş çok kanlı olduğundan ve imamlar sürekli kral olmaya çalıştıklarından, en iyisi hiç imam atamamaktı. Zaten İmam olacak kişi ancak tüm ümmetin onayını alırsa meşru imam olabilirdi, dört halifenin de meşruiyeti buradan geliyordu. Ancak artık bu yöntem tatbik edilemezdi çünkü ümmet çok büyümüştü, yani artık meşru bir imam seçmek imkansızdı. Ayrıca imam seçmenin dinin esaslarından olduğu kutsal metinlerde geçmiyordu. Müslüman kişi dua etmek, namaz kılmak ve oruç tutmak zorundaydı ancak imam seçmek zorunda olduğunu gösteren hiçbir işaret yoktu. Mutezile âlimleri detaylarda ayrışsa da ortaklaştıkları nokta şuydu: hilafet mutlak ve kaçınılmaz bir kurum değildi, belli koşullara özel olarak inşa edilmiş bir insan icadıydı ve Allah onun varlığı yahut yokluğu üzerine talimat bildirmemişti.
Peki İmam olmadan şeriat nasıl tatbik edilecekti? Sakatlama yahut idam gerektiren suçların cezaları nasıl infaz edilecekti? Kimilerine göre çözüm insanların yasayı kendi ellerine alması ve kendilerine karşı işlenen suçların cezalarının şeriata göre infazıydı. Diğerlerine göre dürüst, bilge ve güvenilir olduğu bilinen hane reisleri, kabile liderleri yahut lokal önderler kendi bölgelerinde yasanın uygulanmasını kendi üstlerine almalıydı. Bazıları ise geçici olarak imam seçmeyi çözüm olarak önerdiler. Topluluk içinde bir anlaşmazlık çıktığında yahut işgal tehlikesi göründüğünde bir imam seçilecek ve durum sona erdiğinde imam yetkilerini kaybedecekti. Mutezile âlimlerinden biri olan Ebubekir el-Esam işbirliği yapacak olan ancak hepsi kendi yakın bölgelerinden sorumlu birden fazla yarı bağımsız imamın seçilmesini önerdi çünkü imametin verimliliği sorumlu olduğu bölge belli bir büyüklüğü aşınca düşüyor ve adaletin uygulanması müşkül hale geliyordu. Ona göre zaten peygamberin atadığı valiler de facto bağımsızdılar ve peygamber öldüğünde yerel halk kendi bölgeleri için vali seçme hakkını miras almıştı. Bu konsept açıkça federasyonun mantığına yaklaşıyordu. Ancak her durumda görülüyor ki Mutezile iktidarın seçilmişlerin eline bırakılmasını istemişti.
Batı Anarşizmi ve Mutezile arasındaki fark şuydu: Batı anarşizmi daha özgürlükçü siyasal formların inşasını, eşitlikçi sosyal ve ekonomik ilişkiler lehine toplumun dönüştürülmesi ile el ele görüyordu. Sonuçta doğa durumunda ne devlet ne özel mülkiyet vardı. Mutezile anarşizmi ise bırakalım komünist olmayı eşitlikçi bile sayılmazdı. Onlara göre sorun özel mülkiyetin kendisi değildi, özel mülkiyetin zalim bir hükümranın egemenliği altında elde tutulmasıydı. Yine onlara göre zalim hükümdar başta olduğu sürece alım satım işlemi yapmak ve dilenerek elde edilenler hariç tüm gelirler haramdı (topraktan elde edilen gelirlerle ilgili görüşleri neydi bilmiyoruz, yazarlarımızın hepsi şehirliydiler). Zalim hükümdar iktidardan uzaklaştırıldığı zaman mülkiyet ve ticaret tekrar helal olurdu.
Mutezile’nin zorlayıcı gücün tek elde toplanması yerine yerele dağıtılması yönündeki önerilere neden böylesine olumlu baktığını görmek zor değil. Yaşadıkları dönemde Abbasiler hilafeti daha da merkezileştirmişlerdi. Askerlerini ve valilerini doğu İran’dan, bürokratlarını aşağı Irak’tan alıyorlardı ve İslam dünyasının kalanı, kendi yerel denklemlerinde ne kadar zengin ve etkili olsalar da merkezi karar almadan dışlanıyordu ve Halifelerin Türkleri paralı asker olarak bölgeye getirip iktidarlarını ümmetin geri kalanı yerine onlara dayandırması işleri sadece daha da kötüleştirmişti.
Hariciler -fikirlerini pratiğe dökmek için hiçbir harekette bulunmayan Mutezile’nin aksine- doğuştan aktivisttiler. İslam’ın ilk döneminde marjinal bir isyancı grup olarak ortaya çıkmışlardı ve hilafetin gerekliliğini reddeden ilk mezheptiler. Onlara göre imam herkesin üzerinde anlaştığı bir kişi olmalıydı ancak bu kategorik olarak imkânsızdı, Ebu Bekir bile muhalefetle karşılaşmıştı. Bu yüzden o -her ne kadar iyi ve bilge bir adam olsa da- imam değil ancak bir şef (önder) sayılabilirdi ve bu durum tüm halifeler için geçerliydi. Bu yüzden birinin kendisini halife ilan etmeye çalışması ona karşı silahlı ayaklanma için yeter sebepti. Müslüman toplulukları kendilerine şefler seçebilirdi ancak bu şefler sürekli tebaası tarafından gözetlenmeli ve eğer doğru yoldan çıkarsa azledilebilmeliydi. O cemaat işlerinin yürümesi amacıyla atanmış bir memurdu sadece. Din konusunda doğruyu bulmada kimse kimseden üstün değildi ve kutsal metnin yorumlanması yoluyla kurtuluşa ulaşma çabasında her mümin kendi yolunu bulma hususunda yetkindi. Bu yüzden İcma meşru değildi. Hariciler kendilerinden gayrı tüm Müslümanları kâfir saydıkları için kendi içine kapalı ufak topluluklar halinde yaşadılar; politik vizyonları bu tip bir örgütlenmeye temel teşkil etti. Kuşkusuz herkesin birbirini yüz yüze tanıdığı topluluklarda dini yorumlama konusunda akla geniş yer verilebilirdi çünkü asıl önemli konular üzerinde büyük ihtimalle konsensüs vardı. İspanya’dan Çin’e kadar yer alan coğrafyada dağılmış Müslümanları bir araya getirecek bir politik model Harici düşüncesinde bulunmuyordu.
Hem Muhammed’in* Arapları hem Aristo’nun Yunanları politik varlıklardı (zoon politikon) çünkü her ikisi de insan aktivitesinin en üstü biçimini toplumun idaresine aktif katılımda görüyordu. Grekler için bu polis, Müslümanlar için ümmetti. Grekler için insanın özgür olmasının tek yolu polis’e katılmakken Müslümanlar için Muhammed’in* ümmeti insanın sadece Allah’a köle olmasına müsaade eden tek sosyal biçimdi. Her iki bağlamda da bu kavramsallaştırma küresel fetih nedeniyle zarar gördü. İskender’in polis’e yaptığını Müslüman fatihler Muhammed’in* ufak Medine komünitesine yaptılar. Reel politika artık, her iki tarafın da başlangıçta kölelik saydığı, monarşi ile eş değerdi. Aslında IX. yüzyıla gelindiğinde hilafet bazı Mutezile âlimlerinin istediğine benzer bir şekilde parçalanmıştı ancak bunlar birbiriyle savaşıp duran ufak yarı bağımsız emirliklerden ibaretti ve hepsi merkezdeki tiranın ufak birer kopyasıydı. Bir yüzyıl sonra bu hükümdarlar kendilerini övünçle “kral” (melik) olarak isimlendirmeye başlamışlardı bile. Sonraki yüzyıllarda kalem sahipleri hükümdarlara, tebaalarının köleliğin tasmasından bir an bile kurtulmaması gerektiğini salık vermeye başladılar ve böylece İslam’ın anarşizmi öldü.
*s.a.v