Suriye Dosyası 3: Azınlığın çoğunluğa tahakkümü -BAAS rejimi ve Hafız Esed iktidarı

Baas Partisi’nin Kuruluşu


Baas Partisi, 5 Mart 1947 tarihinde Mişel Eflak ve Selahaddin el-Bitar tarafından kuruldu. Biri Hristiyan, diğeri ise Sünni Müslüman olan iki Şamlı genç Paris’te üniversite okurken tanıştı. Farklı aile yapıları ve kültürlerden gelen iki genci Henri Bergson, Karl Marx gibi isimlerden etkilenmiş olmaları birleştirdi. Ülkelerine döndükten sonra bir süre komünizm ideolojisi üzerinde sabit kalan Bitar ve Eflak 1930’lı yılların sonuna geldiğinde Suriye Komünist Partisi’nin Sovyetler’e bağlı olarak hareket etmesinden rahatsızlık duymaları hasebiyle komünizmden uzaklaşarak Arap milliyetçiliğine yöneldiler. Düzenledikleri küçük toplantılar ile gençleri Pan-Arabizm fikrine yönelten ikili, 1942 yılına gelindiğinde öğretmenlikten istifa ederek tamamen siyasete yönelme kararı aldılar. Yürüttükleri hareket ve çalışmalar Zeki Arsuzi’nin 1940’da kurduğu Arap Baas’ı hareketi ile birleşerek 1947’de Arap Sosyalist Baas Partisi adını aldı. Arapça’da diriliş anlamına gelen ‘’Baas’’ kelimesinin partiye isim olarak seçilmesinin amacı Parti’nin Arap coğrafyası için bir diriliş, bir rönesans hareketi başlatma umuduyla kurulmuş olmasıydı.


Baas Partisi’nin İdeolojik Dönüşümü ve Parti İçi Mücadeleler


Baas Partisi’nin ideolojik temelini oluşturan üç sac ayağı sosyalizm, Arap milliyetçiliği ve sekülerizmdi. Parti; kendisine misyon olarak Arap toprakları üzerindeki sömürü düzenine son vermeyi, Arapları modernleştirmeyi ve Arap ülkelerini tek çatı altında toplamayı belirlemişti. 1958-1961 arası faaliyet gösteren ve bir önceki yazımızın konusu olan Birleşik Arap Cumhuriyeti, bu misyonun bir parçası olarak faaliyete geçmiş ancak başarıya ulaşamamıştı.


1963 yılında peş peşe gerçekleşen iki darbe ile Irak (8 Şubat) ve Suriye’de (8 Mart) iktidara gelen Baas Partisi, 1966’da Suriye ve Irak Baas’ı olarak resmen ikiye ayrıldı. Suriye’de Zeki Arsuzi, Irak’ta ise Mişel Eflak partinin başındayken Baas’ın askeri kanadında Hafız Esed ve Saddam Hüseyin güç kazanıyordu. Takvimler 1970 yılına geldiğinde Hafız, parti içi bir darbeyle Suriye’nin yönetimini ele geçirdi.


Hafız Esed’in Meşruiyeti ve İran-Suriye İlişkileri


Suriye Anayasası’na göre devlet başkanı Müslüman olmalıydı, yasa böyleyken Hafız Esed’in Lazkiyeli bir Nusayri olması meşruiyet tartışmalarına yol açıyordu. İlk başta anayasayı değiştirmek fikri üzerinde duran Hafız, bunun mümkün olmadığını görünce çeşitli Şii otoritelerden Nusayrileri de Şia’nın içinde bir kol olarak gören bir fetva arayışına girişti. İranlı Dini Lider Hasan Şirazi’nin 1972 yılında verdiği fetva ile aradığını bulan Hafız’ın meşruiyeti Lübnan’daki Yüksek İslami Şii Konseyi Başkanı Musa Sadr’ın bir Nusayri’yi Trablus ve Kuzey Lübnan valisi olarak atamasıyla pekişti.


1978’de Irak’ta gerçekleşen darbe ile Saddam Hüseyin’in yönetimi ele geçirmesi ve 1979 İran Devrimi ile İran’da Molla Rejimi’nin kurulması üç ülkenin birbirleri ile ilişkileri açısından önemli bir dönüm noktası olacaktı. Zaten rekabet içerisinde olan Irak ve Suriye Baasları arasındaki ilişki 1980-1988 İran-Irak savaşı esnasında iyice gerilirken İran ve Suriye arasındaki dostluk ise daha da güçlenecekti. Suriye, bu savaş esnasında İran’ı destekleyen tek Arap ülkesi olmuştu.


Bir yandan ülkesini İran’la ilişkilerini güçlendirerek ülkesini İran’a açan Esed yönetimi, bir yandan da ağza bir parmak bal çalmak kabilinden bakan atamaları yapıyor ve kendisine yakın Sünni isimleri ülkenin kritik görevlerine atayarak Sünni çoğunluğa selam veriyordu. Bu atamalarla Sünni kesimin gönlü yapılırken İran’ın ülke içindeki etkisini arttıracak faaliyetler hızla devam ediyordu. Şia’nın Suriye üzerindeki etkisinin en büyük sembolü olan Seyyide Zeyneb Camii 1990’da ibadete açılmış ve bu tarihten itibaren Şam, İranlı Şiilerin uğrak noktası haline gelmişti.


Hama Katliamı


Mısır’da Hasan el-Benna tarafından kurulan İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) hareketi birçok Arap ülkesinde olduğu gibi Suriye’de de aktif bir biçimde faaliyet göstermekteydi. Müslüman Kardeşler hareketi 1940’lı yıllardan itibaren sık sık Baas ile ters düşüyor, iki hareketin arasındaki ideolojik ayrılık aralarında sürekli bir çatışma ortamının oluşmasına sebep oluyordu. Suriye İhvanı’nın en güçlü olduğu kent olan Hama bu çatışmaların merkezi haline gelmişti. İki hareket arasında ilk büyük ölçekli çatışma Baas iktidara geldikten hemen sonra, 1964 yılında, gerçekleşmiş yaklaşık 70 Müslüman Kardeşler üyesi Baas’a bağlı kuvvetler tarafından şehit edilmişti. 1976 yılında Suriye’nin Lübnan İç Savaşı’na müdahil olması sebebiyle ülkede artan protestolarda da yine en güçlü ses Hama’dan geliyordu. Hama’daki protestoların şiddetinin artması hasebiyle Hafız Esed’in emriyle Suriye Ordusu’na bağlı kuvvetler şehrin çeşitli bölgelerine yerleştirildiler. Hama’da bu süreçte yanan ateş 1982’ye kadar sönmedi, 1976’dan 1982’ye kadar olan süreç neredeyse bir Müslüman Kardeşler-Baas savaşı izlenimi veriyordu. Müslüman Kardeşler ülkenin çeşitli yerlerinde Baas askerlerine karşı gerilla usulü saldırılar düzenliyor, Baas ise elinde bulundurduğu devlet gücüne dayanarak Müslüman Kardeşlerin isyanını bastırmaya çalışıyordu. 1980 yılında Hafız Esed’in kıl payı canını kurtardığı bir suikast girişimi sonrası Müslüman Kardeşler üzerinde baskılar iyice arttı. İhvan’a bağlı olanlar ciddi işkencelere tabi tutulup harekete bağlı vaizler öldürülürken, Müslüman Kardeşlere üye olmak idam cezası gerektiren bir suç haline geldi.


1982 Ocak’ında Baas yönetimi Hama’daki silahlı muhalefeti tamamen sonlandırma kararı almış ve şehri geniş çaplı bir kuşatma ile abluka altına almıştı. Takvim yaprakları 2 Şubat 1982’yi gösterdiğinde Müslüman Kardeşlerin Hama yapılanmasındaki liderlerden Ömer Cevdet’in yerinin rejim kuvvetleri tarafından tespit edilip Cevdet’in bulunduğu bölgenin kuşatma altına alınmasının ardından şehirdeki cami hoparlörlerinden Baas rejimine karşı cihat ve ayaklanma çağrısı yapıldı. Bu çağrının ardından Hafız’ın kardeşi Rifat Esed’in liderliğinde Hama şehrine yönelik büyük bir askeri operasyon başladı. Operasyon 27 gün sürdü ancak İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün raporlarına göre operasyonun ilk 10 gününde şehirdeki İhvan varlığı ortadan kaldırılmış, geri kalan günlerde ise şehir ağır ve toplu bir cezalandırmaya maruz bırakılmıştı. Operasyon sırasında şehir havadan ve karadan sivil-militan ayrımı yapılmaksızın şiddetli bir biçimde bombalandı. Uluslararası kuruluşlara göre şehrin üçte biri saldırılar esnasında yıkıldı, Suriye İnsan Hakları Ağı’na göre yaklaşık 40.000 sivil Baas rejiminin saldırıları sonucu vefat ederken on binlerce insan Hama’yı terk etmek zorunda kaldı.


Hafız Esed Dönemi Ankara-Şam İlişkileri


Bir önceki yazıda da bahsedildiği üzere ve Suriye arasındaki ilişkiler zaman zaman son derece gerginleşmiş, iki komşu ülke belirli aralıklarla karşı karşıya gelmiştir. Hafız Esed döneminde yaşanan gerginliklerin temel sebepleri ise su kaynaklarının kullanımı, Suriye hükümetinin PKK’ya verdiği destek ve Hatay meselesi olmuştur.


Asi, Fırat ve Dicle nehirlerinden akan suyun kullanılması konusunda yaşanan anlaşmazlıklar iki ülke arasında yaşanan birçok meselenin de temelini oluşturmaktadır. Türkiye’nin 1973 yılında kullanıma soktuğu Keban Barajı ve 1987’de inşasını tamamladığı Karakaya Barajı’nın Suriye’ye akan suyu azalttığı iddiaları iki ülkeyi karşı karşıya getirmiş, Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) adı altında nehirlerde inşa ettiği barajlar Şam tarafından tepki ile karşılanmıştır. Şam hükümeti, Ankara’nın bu hamlelerine karşılık bir koz olarak kullanmak üzere ASALA ve PKK gibi Türkiye aleyhinde faaliyetlerde bulunan terör örgütlerine destek vererek yeni krizlerin fitilini ateşlemiştir.


Türkiye Cumhuriyeti, 1978 yılında kurulan PKK terör örgütü ile 1979 yılından itibaren mücadeleye başlamış, örgüt üyelerine yönelik ilk tutuklamaların ardından örgütün sözde kurucusu ve elebaşı Abdullah Öcalan, sınırı geçerek Suriye’ye sığınmıştır. Suriye’de bulunduğu süre boyunca Muhaberat ile yakın ilişkiler içerisinde olan Öcalan, örgütün ilk eğitim kampını da yine Muhaberat’ın desteği ile Lübnan’da bulunan Bekaa Vadisinde açmıştır. Öcalan’ın Suriye’de ikamet ettiğinin tespit edilmesinin ardından bir yandan iki ülke arasındaki ilişkiler tarihinin en gergin günlerini yaşarken bir yandan da Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın girişimleri ile Celal Talabani Şam’da ikamet eden Öcalan’a gayri resmî elçi olarak gönderilmiş ve Türkiye ile PKK arasında geçici bir ateşkes süreci başlamıştır. Özal’ın vefatının ardından örgütün tekrar saldırıya geçmesi ile iki taraf arasındaki süreç sona ermiş ve 1993 yılından itibaren Türkiye, Öcalan’ın sınır dışı edilmesi talebiyle birçok kez Hafız Esed’in kapısını çalmıştır. 1993-1998 arasında iki ülke arası karşılıklı açıklamalar sonuç vermemiş ve Öcalan’ın sınır dışı edilmemesi ile alakalı sabrı tükenen Ankara’nın açıklamalarının dozu artmıştır. 1998 yılına gelindiğinde Suriye’den Türkiye’ye yönelik saldırıların artması üzerine MGK kararıyla Öcalan’ın Suriye’de bulunması Casus Belli (Haklı Savaş Sebebi) olarak ilan edilmiştir. 16 Eylül 1998’de Türkiye-Suriye sınırında yer alan Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde açıklamalar yapan dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş, Suriye’ye yönelik son derece sert açıklamalarda bulunmuş, Ateş’in açıklamalarını Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Suriye’nin terör örgütüne desteğe devam etmesi halinde bunun açık bir savaş sebebi sayılarak en güçlü şekilde karşılık verileceğine dair beyanları takip etmiştir. Gerilimin artmasının ardından iki ülke ile de olumlu ilişkilere sahip Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek araya girmiş ve Türkiye’nin konu hakkında taleplerini Esed hükümetine aktararak sorunun çözülmesinde büyük rol oynamıştır. Şam yönetimi, Türkiye’nin artan baskısı ve Mübarek’in arabulucu rolünün ardından önce ülkesinde yer alan PKK kamplarını kapatmış ardından Öcalan’ı sınır dışı etmiştir.


İki ülke arasında Suriye’nin terör örgütlerine verdiği destek nedeniyle gerilen ilişkiler 20 Ekim 1998’de imzalanan Adana Mutabakatı ile yumuşama ve yakınlaşma dönemine girmiş, iki ülkede birbirine yönelik herhangi bir terör faaliyetine destek vermeyeceğini bu anlaşma ile ilan etmiştir.

Leave a Reply