Adres
Başakşehir/İstanbul 34480
Adres
Başakşehir/İstanbul 34480

‘’Ey Anadolu’nun kahraman İslam mücahidleri! Siz olmasaydınız bina-yı İslam yıkılırdı. Siz bugün Kur’an’ı yaşatıyorsunuz. Her tarafınızı düşman sarmışken hiçbir şeyden yılmayarak gaza meydanlarında can veriyor, İslam’ı müdafaa ediyorsunuz. Bu, ne büyük şereftir! Hak yolunda mücahede eden, Hak uğrunda sabır ve sebat eden Müslümanlar mutlaka galebe çalacaktır. Allah’ın nusreti sizin üzerinizedir. Sakın düşmanlarınızın çokluğundan kalbinize fütur arız olmasın. Sizin dayanacak yeriniz Allah’tır. Allah ise Hak yolunda mücahede edenlerle beraberdir.’’ (1)
“Anadolu cihadı, İslam aleminde dinî bir hareket husule sebeb olabilir. Gün geçtikçe Müslüman milletlerin Türkiye’ye teveccüh ve yaklaşımları alabildiğine çoğalıyor, samimileşiyor. Ciddiyet ve ehemmiyet kesbediyor.” (2)
“Asırlardan beri düşman saldırılarına göğüs gererek İslamiyet’i müdafaa eden, İslam’ın vahdet merkezi olan biz Türkler, Hakkın inayetiyle bu büyük işi de başa çıkararak -başararak- Müslümanlar arasında büyük bir inkılap sağlayacağız.” (3)
“Makam-ı celil-i hilafet ve saltanata, İslamiyete, devlete, millete ve memlekete manen ve maddeten hizmetten başka bir gaye ve emelimiz olmadığına binaen kongrenin müzakeresi devamı müddetince ihtirasat-ı şahsiye ve siyasiyeden ve fırkacılık amalinden münezzeh bir azim ve iman ile çalışacağıma namusum ve bilcümle mukaddesatım namına vallah, billah” (4)
“Ey mücâhidîn-i İslâm! Ey ehl-i hall ü akit! (zor işleri halleden, çözen) Bu fakirin bir meselede on sözünü, birkaç nasihatini dinlemenizi rica ediyorum. Evvelâ: Şu muzafferiyetteki hârikulâde nimet-i İlâhiye bir şükran ister ki devam etsin, ziyade olsun. Yoksa, nimet şükrü görmezse gider. Madem ki Kur’ân’ı, Allah’ın tevfikiyle düşmanın hücumundan kurtardınız. Kur’ân’ın en sarih ve en kat’î emri olan “salât” gibi ferâizi imtisal etmeniz (namaz gibi farz ibadetleri yerine getirmeniz) lâzımdır, ta onun feyzi, böyle harika suretinde üstünüzde tevâli ve devam etsin. (…) Enbiyanın ekseri Şarkta ve hükemanın ağlebi Garbda gelmesi Kader-i Ezelinin bir remzidir ki, Şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değildir. Madem Şarkı intibaha getirdiniz; fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa, sa’yiniz ya hebaen mensura gider veya sathî kalır.” (5)
Yazımıza başlarken yaptığımız alıntılardan da anlaşılacağı üzere İstiklal Harbi bir cihad hareketi olarak teşekkül etmiş ve mücahede dönemi boyunca hareketin başındakilerden tutun da gazetecilere, erlere kadar hareketin tüm mensupları, zahiren, Şeriat-ı Garra-yı Muhammediyye uğruna savaşmış ve Allah ve Resul’ünün aşkıyla, Onların rızasını umarak şehadete koşmuşlardır. Ne yazık ki zafere ulaştıktan sonra müthiş bir şuurla başlayan ve kafiri vatan sınırlarının dışına atmakla muvaffak olan ‘’Anadolu Cihadı’’ unutulmuş, Misak-ı Milli’den vazgeçilerek ‘’ayrılamaz bir bütün’’ olan vatan toprakları Yunan’a, Rus’a, İngiliz ve Fransız’a bırakılmış, en ön safta mücadele eden paşalar, yazdıkları yazılar ve verdikleri vaazlarla milleti cihada teşvik eden hatipler teskin olunmuş ve âtıl hâle getirilmiştir. Yıllarca beklenen büyük zaferden sonra Müslüman Türk; omuz omuza vuruştuğu, beraber cihad ettiğine inandığı kişilerin ihanetine uğramış ancak uğradığı ihanetin boyutunu hala kavrayamamıştır.
Bu ihanetin boyutunu idrak etmek, yola çıkılırken hedeflenen nokta ve varılan menzil arasındaki farkları görmek gayesiyle Milli Mücahedemizin ilk propaganda afişlerinden olan ve Samsun’da bastırılan ‘’Halaskarân-ı İslam’’ yani ‘’İslam’ın Kurtarıcıları’’ başlıklı bir afişi inceleyeceğiz.
Afişin üst kısmında büyük bir çerçevenin içerisinde Mustafa Kemal Paşa’yı görüyoruz, Sarı Paşa’nın sağ ve sol taraflarında birazdan bir kısmını daha yakından tanıyarak akıbetlerini inceleyeceğimiz 14 paşa yer alıyor. Bu paşaları saat yönünün tersine göre incelediğimizde Rauf Orbay, İsmet İnönü, Cafer Tayyar Eğilmez, Refet Bele, İzzettin Çalışlar, Ömer Fahrettin Türkkan, Fahrettin Altay, Cevat Çobanlı, Halit Karsıalan, Yakup Şevki Subaşı, Nureddin İbrahim Konyar, Kâzım Karabekir ve Fevzi Çakmak’ın afişte kendilerine yer bulduğunu görüyoruz. Bu 14 paşanın bir kısmı Cumhuriyetin ilanından sonra devrim adı altında yapılan ihaneti destekleyecek, bir kısmı köşesine çekilerek sessiz kalacak, birazdan inceleyeceğimiz altı tanesi dönemin baskı ortamına rağmen seslerini yükseltecek, bir tanesi ise Sarı Paşa ölene kadar sessiz kalacak daha sonra İnönü diktasına sert bir şekilde muhalefet edecek. Paşalardan tek tek bahsetmeden önce odaklanmamız gereken bir yer var: afişin ortasında bir kadın, kadının elinde bir kılıç ve kılıcın ucunda bir harita… Harita, Misak-ı Milli’yi, yani Mehmed Akif’in 1921 yılında ‘’Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı’’ dediği, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde Türk’ün çekileceği son sınırlar olarak tasdik edilen toprakları temsil ediyor. Milli Mücahade’de kazanılan zafer sonrası ihanet; uğruna yeminler edilerek, Sivas ve Erzurum’da vatan toprağı olarak tasdik edilen Misakı Milli sınırlarından vazgeçiş ile başlıyor. Doğu sınırında Batum’la başlayan tavizler silsilesi sonucunda, İsmet Özel’in tabiriyle, Türkiye Cumhuriyeti; Misakı Milli’den en çok tavizi verecek olanlara emanet ediliyor. Misakı Milli’den en çok tavizi verecek olanlar, aynı zamanda Milli Mücahede’nin ilkelerine ve genç cumhuriyetin ‘’kurucu değerlerine’’ (1921 ve 1924 anayasaları madde 2’ye bakılabilir) en büyük darbeyi vuracak olanlar oluyor. Şeriat ve hilafet için savaştığını iddia ederek Müslüman Türk’ü arkasına alanlar şeriatı ve hilafeti ilga ediyor, Türk’ün en yüce vasfı İslamlığına savaş açıyor ve inkılaplar çağı çatlak seslere rağmen milletimizin üzerinden bir silindir gibi geçiyor. Şapka İnkılabı (1925), Harf İnkılabı (1928), Dil Devrimi (1932), Ezanı Muhammedi’nin yasaklanması (1932), laikliğin anayasaya eklenmesi (1937) gibi üzerinden yaklaşık 100 yıl geçse de açtığı yaralar kapanmayan ve milletimizin ekseriyetinin gönlünde kendine yer edinemeyen hadiseler birbirini kovalıyor. ‘’Halaskaran-ı İslam’’ olarak anılanların bir kısmı Anadolu Cihadı’na ihanet ederken bir kısmı ise bu ihanetlerin karşısında pozisyon alarak dönemin Ebedi Şef ve Milli Şef diktalarına meydan okuyor.
Afişte saat yönüne doğru gittiğimizde ilk sırada Mareşal Fevzi Çakmak Paşa’yı görüyoruz. Mareşal; dindar yapısıyla bilinen, Nakşibendi tarikatına mensup olduğu iddia edilen ve vefatından önce Necip Fazıl’a söylediğine göre ‘’bir vakit dahi namaz kaçırmamış’’ bir isim olmakla beraber Mustafa Kemal’in vefatına kadar inkılaplara ya da hükümete karşı pozisyon almıyor. Mustafa Kemal ölene kadar Genelkurmay Başkanı olarak vazifesine devam eden Fevzi Paşa; İsmet İnönü döneminde emekli edilince tek parti rejimine karşı sert bir muhalefete başlıyor, bu muhalefet bizzat Sarı Paşa tarafından belirlenen altı ilke ve halk fırkasının altı okuna kadar uzanıyor. Fevzi Çakmak’ın Halk Fırkası ve altı ilkeye muhalefetini anlamak için Niyazi Berkes’e söylediği ‘’Onların o altı okları yok mu? Birer birer kırıp g…. sokacağım.’’ cümlesi yeterli olacaktır. 1946 seçimlerinde meclise giren ancak cumhurbaşkanlığı seçimini kazanamayan Mareşal, 1950 seçimleri sonrasında Cumhurbaşkanı olması beklenen günlerde seçime yaklaşık bir yıl kala vefat ediyor.
Fevzi Çakmak’ın hemen altında Kazım Karabekir, Mondros’a rağmen ordusunu terhis etmeyerek Millî Mücadele’nin temelini atan ‘’Şark Fatih’i’’… Kazım Paşa cumhuriyet ilan edildikten sonra 1924 yılında ilk muhalif parti olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kuruyor. 1925 yılında partisi kapatılan Kazım Paşa; 1926’da İzmir Suikastı davasında idamla yargılanıyor ancak ordunun arkasında durması hasebiyle idamına cesaret edilemiyor. Bu süreç içerisinde evi basılan, kitapları yakılan Kazım Paşa eski dostuna ‘’Kuvvet sistir kalkar, hakikat güneştir doğar. Ben korkmam hiç kuvvetten, sen de korkma hakikatten’’ diye sesleniyor. 1926-1939 yılları arasında sıkı bir gözetim altında tutularak takip ettirilen Kazım Karabekir, 1939 yılında İsmet İnönü’nün ısrarıyla yeniden siyasete dönüyor.
Afişte Kazım Paşa’dan sonra göze çarpan isim Nureddin İbrahim Konyar. Sakallı Nureddin Paşa namıyla Kut’ül Amare’de elde ettiği başarılar ile tanıdığımız Paşa, meclise bağımsız Bursa mebusu olarak giriyor. Şapka Kanunu etrafında çıkan tartışmalar esnasında Sarı Paşa ve etrafındakiler ile arası tamamen açılıyor. Mustafa Kemal, Nutuk’ta Sakallı Nureddin Paşa’yı sert sözlerle eleştiriyor.
Afişin sağ alt köşesinde Deli Halit Paşa yer alıyor. Halit Paşa doğu cephesinde yaptığı kahramanlıklar ile öne çıktı, Kars’ı düşman işgalinden kurtardığı için ‘’Karsıalan’’ lakabıyla anıldı. Halit Paşa, mecliste Millî Mücadele gazilerine maaş bağlanmasını savunurken hükümete yakın mebuslar hazinede para olmadığını söyleyince Paşa, Milli Mücahade yıllarında toplanan ganimetlerin hesabını sordu ve sinirler gerildi, meclis koridorlarında Deli Halit Paşa ve Kel Ali arasında bir boğuşma yaşandı, boğuşma esnasında Halit Paşa Rize Mebusu Rauf Bey tarafından sırtından vurularak şehit edildi.
Afişte yer alan ve daha sonra Kemal Paşa ile ters düşen isimleri incelemeye devam ettiğimizde karşımıza İstiklal Harbimize katılan ilk 5 generalden biri olan Refet Bele çıkıyor. Refet Bele, harp yıllarında hem diplomatik hem askeri olarak ciddi görevler üstlendikten sonra 1924 yılında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşunda görev alıyor, parti kapatıldıktan sonra diğer kurucularla beraber İzmir Suikastı davasında idamla yargılanıyor. Refet Paşa, bu yargılamadan sonra köşesine çekilerek 1939 yılında İsmet İnönü’den davet alıp mebus olana kadar siyasetten uzak kalıyor.
Milli Mücadele döneminde Trakya Milli Kumandanı sıfatıyla mücadele eden Cafer Tayyar Eğilmez de savaş sonrası yıllarda pasivize edilen isimler arasında yer alıyor. Eğilmez, 1924 yılında Nasturi Ayaklanmasını bastırdıktan sonra Musul üzerine yürümek istese de Ankara’dan müsaade çıkmayınca geri dönmek durumunda kalıyor. 1926 yılında Terakkiperver Fırka’nın diğer kurucularıyla beraber İzmir Suikastı davasında yargılanan Cafer Tayyar Eğilmez, davadan beraat etse de 1928 yılında ordudan emekliye sevk ediliyor.
Milli Mücadele sonrasında görevden uzaklaştırılan, tabiri caizse bir kenara atılan birçok isimden bahsedebiliriz ancak mezkur afişte fotoğrafı bulunan son isim Birinci Balkan Harbinde gösterdiği başarılar ile ‘’Hamidiye Kahramanı’’ lakabını alan Rauf Orbay. Rauf Orbay, Erzurum Kongresinde Başkanvekili, Sivas Kongresinde Başkan Yardımcısı olarak görev aldı, daha sonra İstanbul’da toplanan son Mebusan Meclisi’nde Felah-ı Vatan grubunun kurulmasına öncülük etti. Bu gelişmelerin akabinde İngilizler tarafından yakalanıp sürgüne gönderilen Orbay, 20 aylık bir sürgünün ardından bir esir takası ile yurda dönerek çeşitli bakanlıklarda görev yaptı. Lozan görüşmeleri esnasında Başvekil olan Orbay, Mustafa Kemal ile ilk ciddi fikir ayrılığını bu dönemde yaşadı. İsmet İnönü’nün Ankara’da alınan kararların dışına çıktığını savunan başvekil İsmet Paşa’ya imza yetkisi vermedi, yetki Mustafa Kemal tarafından verildikten sonra Orbay istifa etti. Cumhuriyetin ilk yıllarında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kurucuları arasında yer alan Rauf Orbay da, diğer kurucular gibi, İzmir Suikastı davasından yargılanmaktan kurtulamadı. Dava esnasında yurtdışında bulunan Rauf Orbay, mahkemeden 10 yıllık bir ceza çıkması ve cezayı temyiz imkanı olmaması hasebiyle yurda dönmeyi reddetti ve 1935’e kadar çeşitli ülkelerde yaşamaya devam etti. Mustafa Kemal’in ölümünden sonra bağımsız milletvekili olarak meclise girdi ve 1942’de Londra Büyükelçiliğine atanana kadar görevine devam etti.
Milli Mücadele, Müslüman Türk milletinin bağımsızlık ve inanç uğruna verdiği büyük bir direniş olarak tarihe geçmiştir. Ancak zaferin hemen ardından yaşanan gelişmeler, o dönemde cihad ruhuyla mücadele eden pek çok kahramanın ihanetle karşı karşıya kaldığını göstermektedir. “Halaskarân-ı İslam” afişi, bu kahramanların ne denli büyük bir haksızlığa uğradığını gözler önüne seriyor. İdeallerle başlayan bu süreç, zamanla hedefinden sapmış ve Misak-ı Milli’den verilen tavizlerle yeni bir dönemin kapılarını aralamıştır. Türk milletinin en büyük değeri olan İslam, Cumhuriyet inkılaplarıyla bir dönüşüm yaşamış ve o günün ‘’kahramanlarıyla’’ birlikte bu dönüşümün derin yaraları günümüze kadar uzanmıştır. Bu dönemin doğru anlaşılması, geleceğe dair alınacak derslerin ışığında daha sağlam adımlar atılmasını sağlayacaktır.
Dipnotlar:
1- Z. GÜNGÖR, “Sebilü r Reşâd dan Senûsî Tarikatı Şeyhi es Seyyid Ahmed Senûsî ö 1933 nin Sivas Hutbesi,” Tasavvuf İlmi ve Akademik Araştırma Dergisi , vol.4, no.10, pp.343-347, 2003
2- Eşref Edip, Mekke’de İngiliz Kongresi; c. 19, sayı 481, sh 137-139 21.05.1337 (1921)
3- Eşref Edip, Anadolu’da İslam Kongresi; Hakimiyeti Milliye 17.03.1337 (1921), sayı 135, sahife 1
4- TOPARLI, Recep, Sivas Kongresi Tutanakları, Sivas Valiliği, Sivas 2010.
5- Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul – 1997, s: 403)