Adres
Başakşehir/İstanbul 34480

Sezai Karakoç, İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü, Diriliş Yayınları, 1967
Sezai Karakoç; 22 Ocak 1933 Ergani/Diyarbakır doğumlu, Müslüman şair ve mütefekkirdir. Daha çok şiirleri ile meşhur olan Karakoç’un İslamcı düşünce içinde çok önemli bir yeri vardır. Necip Fazıl Kısakürek’ten hayli etkilenmiş olan mütefekkir, İslamcı düşünceyi ve medeniyet tasavvurunu edebi eserleri ve fikirleriyle derinlemesine işlemiştir. Karakoç, İslam medeniyetinin yeniden dirilişinin gerekliliğini savunmuş ve “Diriliş” kavramını tedavüle sokmuştur. Bu kavram, onun hem edebi hem de fikri çalışmalarının merkezinde yer alır. Sezai Karakoç, 1960’larda ve 1970’lerde Diriliş dergisini çıkararak İslam dünyasının içinde bulunduğu durumdan çıkış yollarını, Batı medeniyetinin eleştirisini ve İslam medeniyetinin yeniden inşasını konu alan yazılarıyla İslamcı düşüncenin geniş kitlelere ulaşmasında önemli bir rol oynamıştır. Bu dönemde Karakoç, İslamcı aydınlar arasında önemli bir figür haline geldi. Sezai Karakoç’un hayatı ve eserleri incelendiğinde, onun İslam medeniyetini yeniden diriltme çabası ve bu uğurda verdiği mücadele öne çıkar.
Batı iktisat yapısını ve kavramlarını temel alan bazı düşünür ve yazarlar, kendi iktisadi doktrin eğilimine ve İslam hakkındaki hükmüne göre, İslam iktisat yapısını, liberal veya sosyalist bir yapı gibi görmüş ve göstermişlerdir. Liberal ve kapitalist eğilimli yazarlar İslam’ı liberal veya pre-kapitalist bir iktisadi düzene sahip olarak görürken, Karakoç’un ifadesiyle “İslam düşmanı yazarlar” onu anti-liberal ve pre-komünist bir yapı olarak görmüştür.
Karakoç, bu iklimde “halbuki İslam, Batı Medeniyetinden ayrı bir medeniyet olarak alınmadıkça gerçeğine varılmayacak bir realitedir.” diye haykırmıştır (sf.10). Okumuş ve aydın kesim, ‘okumuş ve aydın’ oldukları için halkı ve milleti temsil eden İslam’a üstten bakıp tahkir ederken; okumuş ve aydın bir Müslüman çıkıp onlara İslam’ın izzetini ve hakikatini hatırlatmaya çalışmıştır. Bizce Sezai Bey’i kıymetli ve biricik kılan da işbu durumdur. Yazar bu konumunu “İslam Toplumunun Ekonomik Strüktrü” kitabında da devam ettirmiştir.
Sezai Karakoç’un yaşadığı, Sosyalizmin Anadolu’da en etkili olduğu ve Amerika’nın ‘süper güç’ konumunun zirvesini yaşadığı bu yıllarda insanlar ikiye ayrılmış, İslam’a sağdan ve soldan olmak üzere kimisi Moskova’dan kimisi New York’tan bakıyordu. Sosyalistler İslam’ı, sömürünün bir aracı, Feodal düzen için gerekli bir aparat, dinen ayrıcalıklı insanların diğerlerini ezebilmesi için burjuva ve aristokrasi tarafından geliştirilmiş gerici bir sistem olarak; Liberaller ise fertlerin öz hakları üzerindeki tasarrufunu elinden alan, akıl ve mantıktan uzaklaştıran bir yapı olarak görüyorlardı. Bu gayr-ı Müslim fikir hegemonyası altındaki Karakoç’un fikriyatı da bu doğrultuda gelişmiştir. O İslam’ı hem sağcılara hem solculara hem liberallere hem sosyalistlere karşı müdafaa etmiş; “İslam toplumunun kendine mahsus bir iktisadi içyapı” olduğunu savunmuştur.
Felsefi İtiraz
Yazar kitabın ikinci bölümünde filozof ile peygamber arasında bir karşılaştırma yapıyor. Buna göre; filozoflar insanı gözlemleseler de vardıkları sonuç sınırlıdır, gerçeklikten uzaktır çünkü belli süreyle ve şartlarla kısıtlıdır ki bu durum onların fikirlerinin yaşanma değerini azaltır. Peygamberlerse yaratılışı gözlemlerler, kendilerine Allah tarafından bağışlanan ilahi bir ışık, ilham, vahiyle yaratılmışların özünü görürler bu sebepten ‘ortaya koydukları tablo’ değişmezdir, insana uygundur. Karakoç, bu bölümde lisanı çok keskin kullanmakta ve filozofların hakikatle ilişkilerinin bir romancı ile aynı seviyede olduğunu iddia etmektedir. Filozofların insana dair çıkarımları belli bir karakteristiği yansıtmaktan öte, gelecekte vermek istedikleri doktrinel karakterle ilgilidir (sf.17). Yazara göre Adam Smith ve Karl Marx bir romancı gibi fert ve toplum hayal etmiş ve bunu yazmışlardır.
Son ‘peygamber’ tarafından getirilen İslam, yaşadığımız hayatı ebediliğe göre ayarlar, ebedidir zira kâinata realiteye yani hilkat sırrına en uygun olandır. Karakoç kainattaki iş ve oluşların hepsinin bizzat Allah-u Teâlâ’nın yönettiğine inandığı için gerçekliği bir nevi Allah’ın adeti, sünnetullah olarak alıyor. Filozofların sistemleri ise terkedilmeye mahkumdur zira ekonomide temel faktör mutluluktur, halbuki sistemlerin temel iddiası insanlara saadet getirmektir fakat insan yapımı sistemler, insanları mutlu edemiyor. Karakoç kapitalizmden hoşnut olmayan insanların komünizme kuvvet verdiği düşüncesi ile 1967 yılında kapitalizmin terkedildiğini ve Komünizmin başına da muhakkak bunun geleceğini öngörmüştür.
Yazara göre Liberalizm ve Sosyalizm, ekonomik birer sistem yahut ‘sıkı birer uygulama doktrini’ değillerdir (sf.18). Filozofların insanı gözlemleyerek ulaştıkları bir takım farklı doğrultular belirten prensip yığınlarıdır. Liberalizm hak ve hürriyet, Sosyalizm ise eşitlik ve kardeşlik gibi temel prensiplerden yola çıkan sloganlar topluluğudur. Kapitalizm ve Komünizm ise bu prensiplerin tutturulmaya çalışıldığı ekonomik yapılarıdır. Karakoç’a göre, bu ekonomik sistemler kendilerini işbu prensiplere nispet etseler de hakikatte aralarında uygunluk yoktur. Aksine insanlığa zulümden başka bir şey getirmemişlerdir. Bu durumu Necmettin Erbakan’ın gemi misali açıklığa kavuşturabilir; filozoflar hareket eden bir geminin resmini çektiler ve gemiyi geliştirmek için resme uygun bir sistem geliştirdiler. Bu sistem o gemiye fayda sağlamaz çünkü daima hareket ve tagayyür içinde olan bu gemi eski gemi değildir, başkalaşmıştır. Sistemin kendisi için geliştirildiği gemi ile şu anki gemi birbirinden farklıdır.
Sonuç olarak, Liberalizm ve Sosyalizm birer sistem, fikir değil; Bediüzzaman’ın deyimiyle, nokta-i hakikatler, prensipler topluluğudur (Said Nursi, batıl mezheplerin içinde birer dane-i hakikat olduğunu, bunlardan yola çıkılarak yanlış teşekkül ettiklerini söyler). Filozofların, vahiyle ulaşılmayan, bu prensiplere dayanarak kurduğu sistemler yanlış olmaya mahkumdur zira sabittir, kesiftir, donmuştur. Çünkü bu sistemler zihni bir şemadan peşin hükümle çıkarlar ve bu gayritabii şemayı hayata zorlarlar. İslam ise kâinatın yaratıcısının teklifi olduğu için tabiidir, realiteye uygun, pratiği mümkündür.
Meta Ekonomi
Sezai Karakoç ekonominin, tamamen iktisadi materyallerle okunamayacağını, ahlak inanç ile din ve inanç ile ilgisi olduğunu savunur ve bu ekonomi dışı faktörlerin ekonomiye etkisini “meta ekonomi” mefhumu ile ifade eder. Ekonominin diğer alanları hakimiyetine almaması gerektiğini ve alamayacağını söyler. Zira “İslam, insanı ekonomiye değil, ekonomiyi insana bağlamıştır” (sf.27). Dolayısıyla insanoğlunun inançları, fikirleri, korkuları, motivasyonları, duygu ve düşünceleri, insan yapımı bir ekonomik sistemin oluşmasında ve sonuçlanmasında bariz rol oynar. İşbu tespitten, Komünizm gibi, tamamen, materyalistlik iddiasındaki bir sistem dahi hali değildir. Yazar Komünizmin de Kapitalizmin de ekonomi dışı bir mistiklik içinde yürüdüğünü söyler. Bunların ilkinde toplumu en müreffeh ve iktisatlı şekilde yöneterek, en bilimsel ve makul sistemi kurmak suretiyle mutluluğu getirme iddiasındaki komünist yöneticiler işçiyi hedeflenen amaç için bir vida hükmünde görürken, işçi de onu amacı, söylem üstünlüğü ve üzerindeki yetkisi sebebiyle “küçük bir şer ilahı” olarak görür (sf.26). Kapitalizmde ise insanı ilahlaştırma vardır; bu sistemde insan, mülküne geçirdiği eşyanın tanrısı olmuştur, o tabiat parçasının kaderini sahibi olan insan çizer. “Yani eşyaya göre insanlar, politeist eşya dininde küçük ilahlar tablosudur” (sf.31). İnsanın değeri sahip olduğu şeyler ile ölçüldüğünden, mülk edinemeyen insan, bir nevi insan da olmuyor ve eşyadan farkı kalmıyor. Karakoç bu mantıkla; ekonominin, ekonomi dışı ters bir mistiklik içindeki bir olay hüviyetine geldiğini belirtiyor.
Yazar’a göre, kapitalizm istihlake (tüketim), komünizmse istihsale (üretim) odaklanmış; sistemini buna göre kurmuştur. Fakat bu iki kavram hakkında eksik görüşe sahip olan insanlar yanlış ekonomik hamleler yapmış ve bu durum gayrı tabii bir metaekonomi doğurmuştur. Bu sebeple işbu sistemler insanlara saadet getirememişlerdir. İslam ise istihsal ve istihlak kavramları arasında ekonomik bir bağ bulundururken, öte yandan metaekonomik mefhumlar olan ahlak ve inanç bağları bu iki kavram arasındaki dengeyi korur. Sözgelimi, “israf yasağı istihlake dizgin vururken, cihat şuuru istihsali bütün insanlığın yararına destekliyor” (sf.27) yahut zekât hem bir din kurumu hem ekonomiyi regüle edecek bir sosyal kurumdur.
Karakoç der ki; İslam’ın metaekonomik atmosferi içindeki Müslüman, tüm dini görevlerini yerine getirir, her tasarrufunda Allah korkusunu taşır, mülkü Allah için elinde tutar yani malı ilahi yolda ilerlemek için bir vasıta bilir. Eşyadan ziyade o eşyanın ödevlerini yerine getirmenin hazzından dolayı eşya sahibi olmaya razı olur. Hakkında hesabını kolay verebileceği malı ister yoksa korkar ve reddeder. Bu fikir ve ikrardaki insanlarda oluşan bir toplum ve onun ekonomik sistemi elbette fertlerine saadeti getirir. Karakoç, bu özelliklerin yalnız ideal Müslümanların sahip olabileceği ekseriyetin bu seviyeyi yakalamasının mümkün olmadığı itirazına ise “bu özelliklerin normal bir Müslümanın hasletleri olduğunu fakat bizim bundan çok uzakta olduğumuzu” söyleyerek karşı çıkar (sf.38).
Son Söz
Kitap şu şekilde özetlenebilir; “Kapitalizm yanlıştır, komünizmi doğurur ki o da yanlıştır. İslam kapitalizmin açıklarını ve yanlışlarını ‘metaekonomik’ değerlerle kapatır, beşere mutluluğu getirir”. “Fertte inanç, şuur ve ahlak kalmayınca; İslam’ın tanıdığı haklar, kutlu giysilerinden soyununca geriye kapitalizmdeki şema aynen ortaya çıkmaktadır” (sf.40).
Bizce, Sezai Karakoç’un kitabın sonunda vardığı nihai nokta ile baştaki tutumu çelişiyor. Zira İslam’ın ekonomik teklifini, “ahlaki değerleri olan, ruhlu bir kapitalizm” seviyesinde tutuyor. “Kapitalizmde olan sorunları, Müslümanlar dinleri gereği veya meta ekonomik gerekçeler ile yapmayacaklar ve bu sistem İslam’ın sistemi olacak” gibi anlaşılıyor. Fakat bu duruş güçlü bir sistem önerisi değil. Maddi kuralları ve yaptırımları olan bir strüktür ortaya koymuyor. Oysa, Karakoç’un da kitabın başında belirttiği gibi İslam, kapitalizmden de komünizmden de azade, hür ve kendine has bir sistemdir. Misalen Karakoç “İslam’daki mülkiyet anlayışı kapitalizmin anlayışından çok farklıdır, çünkü Müslüman onu kendisi için değil Allah için elde tutar” der. Anlaşılacağı üzere bu cümle güçlü bir eleştiri yahut yeni bir teklif sunmuyor. Mevcut durumun başka bir değer silsilesi ile ifadesinden ibaret.
Elbette ekonomist olmayan ve geleceğin ekonomistlerinin daha iyi açıklayacağını söylediği (sf.52) İslam’ı Karakoç’un bütün ve yekpare şekilde ortaya koymasını beklemek gerçekçi olmaz. Sezai Karakoç, döneminin büyük mütefekkirlerindendir fakat gelecek nesillerin ondan ileri geçmesinin gerekliliği mutlaktır.
Allah taksiratını affedip ebeden razı olsun…




