Adres
Başakşehir/İstanbul 34480
Adres
Başakşehir/İstanbul 34480

Her toplum ve her medeniyet, kültürüyle var olmuştur. Küreselleşmenin etkisiyle toplumların birbirine benzeştiği ve ayırt edilemez hâle geldiği modern dünyaya — yani günümüze — kadar kendine özgü kültürü olmayan bir toplumdan söz etmek mümkün değildir. Bu yazıda öncelikle kültür, modernleşme ve küreselleşme kavramlarını ele alacak, ardından modernleşmenin Türk toplumunu nasıl kültürsüzleştirdiği üzerinde duracağız.
Türkçeye Fransızcadaki ‘’cultura’’ kelimesinden geçen ‘’kültür’’ kelimesinin kökeni Latince ‘’ekip-biçmek’’ anlamına gelen ‘’colere’’ sözcüğüne dayanmaktadır. Ziya Gökalp, ‘’kültür’’ kelimesi yerine Arapça kökenli ‘’hars’’ sözcüğünü önerirken, Türk Kültürsüzleşmesine en büyük katkıyı(!) yapacak olan dil devrimciler ‘’kültür’’ ve ‘’hars’’ kelimelerini beğenmeyerek ‘’ekin’’ kavramını kullanmak istemişse de bu istek toplumsal yahut entelektüel alanda bir karşılık bulmamıştır. Açıklandığı üzere etimolojik kökeni Latinceye dayanan kültür kavramı geniş bir anlam sahasına sahiptir. Kısaca, bir toplumun sahip olduğu değerler, terbiyeler bütünü olarak tanımlayabileceğimiz kültür, üç temel kaynağa dayanır: dil, din ve zanaat. Toplumların dostlarını, düşmanlarını, geçmişlerini ve geleceklerini tayin eden temel unsurlar olan dil ve din, kültürün de temelini oluştururken toplum içerisinde yaşayan bireylerin birtakım ihtiyaçlara cevap vermek ya da bir kazanç elde etmek amacıyla kollektif yahut bireysel çabalarının ürünü olarak ortaya koydukları zanaat de kültürü şekillendiren önemli bir unsur olarak öne çıkar.
Kökü Latince ‘’hemen şimdi’’ anlamına gelen ‘’modo’’ sözcüğünden türeyen ‘’modernus’’ kelimesine dayanan modernleşme kavramı, yaşanılan çağa, zamana ayak uydurma olarak açıklanabilir. Avrupa’da ortaya çıkan ve modernite olarak nitelenen cereyana uyum sağlamak üzere Avrupa dışındakilerin giriştiği modernleşme hareketi, bütün toplumlar için tek tip ve batıcı bir ilerleme çizgisi ön görür. Toplumları kendi değerlerini bir kenara bırakarak egemen paradigmayı kabullenmeye ve Batılı değerleri kuşanmaya iten modernleşme, önerdiği kalıba uymayı kabul eden toplumlara modern dünyaya entegre olma ve maddi refah imkânı sunarken buna karşılık muhatabına kültürsüzleşme ve tek tipleşmeyi dayatır. Modern çağa ayak uydurmak isteyen bir toplum her alanda belli kalıpları benimsemek zorundadır. Örneğin; modern toplum, iktisadi alanda kapitalizmi esas almalı ve siyasi alanda Batı demokrasisine yönelmelidir.
Günümüzde modernleşme ile iç içe geçmiş, kültürsüzleşme ve tek tipleşmeyi körükleyen bir diğer kavram ise küreselleşmedir. Teknolojinin gelişmesi ve sosyal paylaşım ağlarının her milletten, her yaş ve eğitim düzeyinden bireylerin eline geçmesi ile etkisini arttırarak hızlanan küreselleşme, toplumların ayırt edici özelliklerinin ortadan kalkmasına, kapitalizmi ve küresel servet sahiplerini güçlendirecek bir biçimde tüketim kültürünün etki alanını genişletmesine yol açar. Modernleşmenin sunduğu tek tip, Batıcı ilerleme durumu küreselleşme ile her toplumun kılcal damarlarına kadar işler ve küreselleşme, belki birkaç on yıl önce Batı kültüründen bihaber olan bireylere ve toplumlara bu kültürü tanıtır ve dayatır.
Türk Kültürü’nün modernleşme ve küreselleşme girdabında nasıl eridiği konusuna gelmeden önce bakış açımızı biraz genişletip bu kültürün tarihsel süreç içerisindeki gelişimine bakmak, modernleşme ve küreselleşmenin yanında Türkiye’ye özgü birtakım etkilerin yol açtığı kültürsüzleşmeyi anlamlandırmak bakımından faydalı olacaktır. Öncelikle şunu kabul etmek gerekiyor ki Türkler, tarihin hiçbir bölümünde dinden uzak, seküler bir toplum olmamıştır. İslamiyet öncesi dönemde Gök Tengri’ye tapan Türkler, inançlarının bir gereği olarak ruhlara, ateşe ve doğaya büyük saygı duymuş, hayatlarının her anında ruhlar ve doğa ile etkileşim içerisinde olarak onları memnun etmek için yaşamışlardır. İslamiyet öncesi Türk toplumunda en çok saygı duyulan kişilerden biri de ruhlarla iletişimde olduğuna inanılan ‘’şaman’’ ya da Türkçe ifadesiyle ‘’kam’’dır. Eski Türk toplumunda, devleti yöneten hanedanın da bu yetkiyi Gök Tengri’den aldığına inanılır, bu sebeple hanedan kanının dökülmesi hoş karşılanmaz. Verilen örneklerden de anlaşılabileceği üzere, Şamanizm yahut Tengricilik, İslamiyet öncesi Türk toplumuna her alanda nüfuz etmiş ve kültürün temelini oluşturmuştur. Daha sonra, İslamiyet’in kabulü ile Türkler, eski geleneklerinden önemli bir kısmını terk ettiler, bir kısmını ise İslamiyet içerisinde eriterek sürdürdüler. Müslüman Türkler —diğer İslam toplumları gibi — eski inançlarını kaynak olarak alan geleneksel kültürlerini bir kenara iterek Kuran ve Sünnet’in buyruklarını, Allah Resulü’nün (Aleyhisselatu vesselam) vaaz ettiği yaşam tarzını bir üst kültür olarak benimsediler. Bu benimseme durumu, yüzyıllar içerisinde gelişerek hem toplum içerisinde hem de muhatapları nezdinde Türk Kültürü ve İslam Kültürü’nün aynılaşmasına yol açtı. Avrupalılar gözünde İslam’ın temsilcisi olan Türkler, kendileri de bu durumu içselleştirerek kültürlerini de buna uygun bir biçimde dönüştürdü ancak ilerleyen yıllarda ‘’modernleşen’’ Avrupa karşısında güç kaybeden ve bir toparlanma arayışına giren Türkler, Avrupa’ya bakarak, onları taklit ederek bir ‘’modernleşme’’ hareketine giriştiler. 18. yüzyılın ilk yarısında başladığı varsayılabilecek olan ve Tanzimatla hız kazanıp, Meşrutiyet ve Cumhuriyet ile zirve noktaya ulaşan Türk modernleşmesi, Birinci Cihan Harbi akabinde dizayn edilen Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini oluşturdu. Sultan II. Abdülhamid’in modern, dindar ve itaatkâr olarak yetiştirmek istediği nesil — yani Cumhuriyet’in kurucu kadrosu — Sultan’ın modernist politikalarını devam ettirse ve bireysel yaşamlarında yer yer muhafazakâr ögelere yer verse de toplumsal anlamda kültürsüzleşmeyi körükledi.
Yukarıda belirtilen aynılaşma durumu hasebiyle Cumhuriyet inkılapları ile dini, içtimai hayatın dışına çıkarmayı amaçlayan Kemalist kadro, yalnızca İslam’a yahut İslam’ın getirdiği kültürel ögelere değil Türk Kültürüne toptan bir savaş açmış oldu. Türkler, İslam Kültürünü üst kültür olarak benimsedikten sonra oluşan, özellikle Anadolu ve İslam ile Anadolu aracılığıyla tanışmış Rumeli’de etkin olan kültür, Kemalizm’in doğal düşmanıydı. Yeni kurulan ulus-devletin yapısına uygun bir ulus yaratma amacıyla hareket eden Kemalist kadro geçmişi yok sayıyor, Anadolu’da yaşanan İslam kültürünü — doğal olarak Türk kültürünü —eğitimden mimariye her alanda dışarıda bırakıyordu. Öyle ki 1940’lı yılların başında Kemalist Türkiye’nin mabedi olarak inşa edilecek Anıtkabir için düzenlenen tasarım yarışmasında sadece Osmanlı tarzına yakın olan tasarımlar değil, Selçukluyu hatta Orta Asya Türk Kültürü’nü yansıtan yapılar da beğenilmemiş, bunlar yerine Antik Yunan-Ege mimarisine uygun bir tasarım Türkiye ulus devletinin yeni mabedi için uygun görülmüştü. Cumhuriyet modernleşmesiyle beraber kadim olan, geleneğe dair izler taşıyan her unsur itibarsızlaştırılıyor, yerini farklı köklere dayanan, yabancı menşeili, ‘’çağdaş’’ unsurlara bırakıyordu.
Geldiğimiz noktada; modernleşme, Kemalizm’in etkisi ve ulus devletin propagandası ile kültürsüzleşen Anadolu Türkleri, 1980 sonrası esen liberal rüzgarla etkisini giderek arttıran küreselleşme ile beraber, kalan son değerlerini yitirerek kültürsüzleşme serüvenini tamamlıyor.
Bir İngiliz’den ne farkımız kaldı, beş vakit namazdan başka?