Millî Mücadele ve Solun Yanılgısı

Millî Mücadele, Anadolu’nun Müslüman halkı tarafından gerçekleştirilmiş, aynı zamanda dünyanın dört bir yanındaki Müslüman topluluklardan maddi ve manevi destek görmüştür. Emperyalist ve kapitalist işgalci devletlerin sömürgesi altında bulunan Müslüman halklar, Anadolu’daki bu direnişi bağımsızlıklarına dair bir umut ışığı olarak görmüş ve kendi mücadelelerine ilham kaynağı kabul etmiştir. Antep’te olduğu gibi Anadolu’nun birçok bölgesinde ilk kurşun kafir askerlerinin İslam şeairine saldırısı sonucu atılmıştır. Ulu Cami imamı Rıdvan Hoca’nın “Kalesinde bayrağı dalgalanmayan ülkede cuma namazı kılınmaz!” fetvasında olduğu gibi birçok alim Millî Mücadeleye destek veren açıklamalar yapmışlardır.


Buna ek olarak, Millî Mücadele’nin anti-emperyalist veçhesi, dönemin İslamcıları ve İttihatçıları tarafından yazılan metinlerde açıkça ifade edilmiştir. İttihatçılar, anti-emperyalist bir çizgide hareket etmiş ve bu doğrultuda Enver Paşa ve arkadaşları, İslam İhtilal Cemiyeti ve Halk Şûralar Fırkası gibi örgütler kurmuşlardır. Kurtuluş Savaşı boyunca İttihatçılar, mücadeleye önemli lojistik ve kadro desteği sağlamışlardır. Enver Paşa İslam İhtilal cemiyetinin kuruluş niyetini şöyle ifade ediyor;
“…işte böylece garpten ezilen ameleyi kurtarmak için onları kapitalizm ve emperyalizme karşı ihtilale sevk etmek üzere kırmızı bayrağını açan komünizm ile bu emperyalizme karşı mücadele hududuna dek yollarımız birleşti ve İslam İhtilal Cemiyetleri ittihadının ay yıldızlı kırmızı bayrağı altında Avrupa amelesinden bin kat daha fena vaziyette kurun-u vusta esirleri gibi kırbaç ve ölüm tehditleri altında işletilen İslam alemini ihtilale sevke çalışıyoruz.”


Dikkat edilirse İslamcı olduğu bilinen Enver Paşa Batı’da ezilen ameleyi kurtarmaktan ve devrimden bahsediyor. Ancak Mustafa Kemal, bu Müslüman anti-emperyalist kadroları tasfiye etmiş ve ülkeyi Batılı kapitalist güçlerin bir parçası haline getirme yolunda adımlar atmıştır. Aynı zamanda, kendisine rakip olabilecek hoca ve molla sınıfını da çeşitli siyaset oyunları ile etkisiz hale getirmiştir.


Bu noktada, sol hareketlerin Kemalizm’e yönelik sorgusuz bağlılıklarının eleştirisi yalnızca İslamcı çevrelerle sınırlı değildir. Türkiye solunun kendi içinden gelen bazı radikal sesler de bu stratejik yanılgıya dikkat çekmiştir. Örneğin, İbrahim Kaypakkaya, Kemalizmin “tam bağımsızlık” söyleminin gerçekte emperyalizme karşı gerçek bir kopuşu temsil etmediğini vurgular ve şöyle der: “Kemalistlerin ‘tam bağımsızlık’ ilkesi, ‘yarı-sömürge’ yapıyı seve seve kabullenmek anlamına gelir ve komünistlerin bunda sahip çıkacakları hiçbir şey yoktur. Biz, her milliyetten emekçi halkın, yiğit işçilerimizin ve köylülerimizin mücadelelerinin mirasçısıyız. Kemalistlerin Kurtuluş Savaşı’nda başına geçerek körelttikleri, daha sonraları da her fırsatta hunharca ezdikleri kitlelerin tükenmez enerjilerinin, destanlar dolduran yiğitliklerinin, sönmez mücadele azimlerinin, yakıcı sınıf kinlerinin mirasçılarıyız.” Kaypakkaya’nın bu ifadesi, solun Kemalizm’le arasına mesafe koyarak halkın gerçek mücadele dinamiklerine yönelmesi gerektiğini açıkça ortaya koyar. Bu tür bir duruş, yerli bir sol modelin inşasında hem stratejik hem de ideolojik bir başlangıç noktası olabilir.


Sonuç olarak, Anadolu halkının bağımsızlık mücadelesi, Batı ile uzlaşma arayışı içerisinde gölgelenmiş ve zamanla yerini kapitalist bir ekonomik yapıya bırakmıştır. Cumhuriyet dönemi, ekonomik kalkınmayı büyük ölçüde özel sektör üzerinden sağlamayı hedeflemiş ve bu süreçte sermaye sahiplerine destek verilmiş ve yerli bir burjuva oluşturma gayreti sarf etmiştir. Bu dönemde her ne kadar Devletçilik ilkesi devlet politikası haline getirilmiş olsa da Modern Liberal sisteme intibak çabası daha baskındır. Bu durum, her ne kadar 90’larda tamamlanacak olsa da Türkiye’nin Batı Kapitalist sistemiyle uyumlu bir yapıya bürünmesine yol açmıştır. Bu sürecin sonunda, Anadolu’nun Müslüman halkının bağımsız bir devlet kurma gayesi, Batı ile uzlaşma arayışı içerisinde vazgeçilmiş bir hedef olarak kalmıştır. Millî Mücadele’nin ruhunu oluşturan Kuvayı Milliye geleneği zamanla tasfiye edilerek, Batı ile entegrasyonu savunan bir düşünce benimsenmiştir. Mustafa Kemal’in de içinde bulunduğu bağımsızlık mücadelesinin idealleri, Batı ile iş birliği yaparak değiştirilmiş ve yine Mustafa Kemal tarafından Türkiye’de, emperyalist bir sistemin parçası haline gelmiş bir düzen kurulmuştur. Batı’nın silah zoruyla değiştiremediği Müslümanca yaşam biçimi, modernleşme adı altında zorla değiştirilmek istenmiş, bu da halkın geleneksel değerleriyle derin bir çelişki doğurmuştur.


Sol’un en temel iki tartışması sayılabilecek iki çelişki, ilericilik-gericilik ve ezilenler-sömürülenler olarak sınıf çatışmasıdır. Bu süreçte, sol hareketlerin birini diğerine tercih ederek sınıf mücadelesi yerine, ilerici bir akım olarak Kemalizm’e odaklanılması büyük bir stratejik yanılgı olmuştur. Kemalizm, halkın geleneksel ve dini değerleriyle uyuşmayan bir yapıya sahiptir. Sol hareketler ise, Kemalizm’i bir müttefik olarak kabul etmiş ve bu yanılgı, halkla olan bağlarını zayıflatmıştır. Bu durum, sol hareketlerin halk tarafından ötekileştirilmesine ve yeterince örgütlenip güçlenememesine yol açmıştır.


Eğer sol hareket, Kemalizm yerine Kuvayı Milliye ruhunu ve anti-emperyalist değerleri benimsemiş olsaydı, Anadolu’nun milli unsurlarıyla daha uyumlu bir yapı geliştirebilirdi. Bu sayede, sol hareket daha güçlü bir toplumsal karşılık bulabilir ve daha yüksek bir başarı yakalayabilirdi.


Alternatif Bir Sol Model: Yerli ve Bağımsız Bir Solun İmkânı


Türkiye’de sol, Kemalizm yerine Kuvayı Milliye ruhuna dayanan, halkın dini ve kültürel değerlerini dışlamayan bir çizgide gelişebilir, İslamcılardan da destek gördüğü ölçüde, çok daha güçlü bir siyasi hareket gelişebilirdi. Bunun yerine Cumhuriyet tarihindeki birkaç istisna isim dışında bütün sol hareketler Türk milletinin uğruna savaştığı inançlarını değerlerini hiçe sayıp, yine aynı halkla devrim yapmaya çabaladılar. Oysa paylaşım adaleti, hak arayışı ve sömürüye karşı mücadele gibi değerler hem İslam’ın hem de sol düşüncenin ortak noktalarındandır. Ancak Türkiye’de sol, halkın dini değerlerine karşı mesafeli durup onu gericilik görerek bu potansiyeli değerlendirememiştir. Eğer sol hareket, Anadolu’nun öz değerlerini benimseyen ve anti-emperyalist bir eksende şekillenen bir model oluşturabilseydi, bu, halkın güvenini kazanarak daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlayabilirdi.


Elbette, İttihatçıların ve İslamcıların tamamen solcu olduğu ya da Mustafa Kemal’in katı bir kapitalist olduğu iddia edilemez. Bununla beraber solun Kemalizm’e verdiği destek hem ideolojik daha çok da stratejik bir hata olmuş ve solun Anadolu halkının değerlerine yabancılaşmasına neden olmuştur. Müslümanların sol görüşleri öcü olarak görmesine ve onlara haklı mücadele alanlarında da destek vermemelerine sebep olan mevcut vaziyet değiştirilmeli; İslamcılığın sosyal adalet ve emperyalizm karşıtlığı gibi sol düşünceyle örtüşen yönlerine odaklanıp, İslamcılığı bir müttefik olarak değerlendirilmelidir. Böylece Müslüman kitleler de sol düşünceye daha yakın olabilir ve güçlü bir ittifak kurulabilir. Bu ittifak, Türkiye’de halkın değerleriyle barışık bir sol hareketin doğmasına olanak sağlar ve bu hareket memlekete büyük fayda sağlayabilir.

Leave a Reply