Muhafazakârların Nesil Krizi ya da Doğumundan Ölüm Döşeğine Muhafazakârlığın Pek Kısa Tarihi – Bazı notlar

Yazıya başlamadan okuyucuyu uyarmalıyım: Bu yazı bir zihniyetin tarihini ele alsa da katiyen kronoloji veya diyakroni takip etmemektedir. Yine bu yazı, ancak içinde bulunduğu sosyal, kültürel ve siyasi şartlar üzerinde derince düşünmüş olanlar tarafından en iyi şekilde anlaşılabilir. Son olarak işbu yazı ve yazarı, bahse konu edilen zihniyetten müstağni bir varlık gösterme iddiası taşımamaktadır.


Öncelikle muhafazakârlık hakkındaki yaygın hatalı algılara değinmek ihtiyacı hissediyorum. Muhafazakârlık doğrudan Müslüman olmakla ilgili değildir. Hatta öyle ki ateist bir muhafazakâr da olabilirsiniz. Şu halde muhafazakârlığın mefhumu muhalifi sekülerlik değildir; bilakis muhafazakâr olmak esasen belli ölçüde seküler olmayı gerektirir. Sekülerlik de basit anlamıyla dünyevi olmak değil, belli bir biçimde dünyevi olmak, belirli bir dünyaya ait olmak anlamına gelir. O dünya günümüzde ulaştığı haliyle tekno-kapitalist liberal medeniyettir.


Muhafazakarların nesil krizi nereden kaynaklanıyor?


Muhafazakârlar Hallaqçı bir tasnifle yeni nesilden bir yandan homo modernus olmalarını talep etmekte, diğer yandan homo moralis olmalarını salık vermektedir. Yani onlardan;

Bir yandan bireysel çıkarları topluluk çıkarlarının önünde tutmaları; kendi konfor alanlarını tesis ve belirli bir refah düzeyini temin etmeleri, onaylanmış sosyal statülere erişmeleri; yani bireyci ve rekabetçi olmaları bekleniyor. Böyle olmalılar ki ‘modern durum’ içerisinde –ona rağmen değil- ekonomik, kültürel ve siyasi varlık gösterebilsinler


Diğer yandan aile ve cemaat bağlarını sürdürüp yeniden üretmeleri, dini gelenekleri yaşayıp yaşatmaları, maneviyata önem vermeleri; erdemli olmaları, dürüstlükten ve değerlerinden ödün vermemeleri, tevazu, cömertlik ve diğergamlık salık veriliyor.


Homo modernus olmak maddi menfaat odaklı, ilerlemeci ve bireyci bir yaşamı benimsemek demektir. Diğer bütün unsurlar bu merkez etrafında örgütlenir. Kitleler arasında onay ve takdir gören sosyal statülere ve tanımlanmış refaha ulaşmak birincil hedeftir/olmalıdır çünkü değer yargıları sosyal statülere göre şekil alır.

Peki, önceki nesil muhafazakârlardaki bu çelişkinin kaynağı nedir?

  • 70’lerle 90’lı yıllar arasında şehirlere yerleşen bu kuşaklar ekonomik, kültürel ve politik olmak üzere üç temel sorunla uğraştılar. Yoksulluktan daha ziyade yoksunluk hissinden doğan, bundan daha az önemli olmayarak kent yaşamında maruz kaldıkları işçi-patron ilişkisi, enflasyon, memleket/köy ile modern şehir arasındaki kültür ve çevre farkı gibi zorlayıcı, bazen ezici olabilen etkenler neticesinde geliştirilen “kader mahkûmu’’ olma ve garibanlık hissiyatı da ülkelerin self-kolonizasyon vakasına benzer şekilde sosyal alanda bir self-modernizasyon akımını güçlendirdi. Onlar arasında yaygın olan ‘’ben çektim evladım çekmesin’’, ‘’evladım gün yüzü görsün’’ gibi günlük söylemlerin bu doğrultuda değerlendirilmesi aydınlatıcı olabilir.
  • Türkiye’de muhafazakârlığın anlaşılabilmesi için garibanlık sosyolojisine muhakkak değinilmelidir. Modern devlet onu köyde jandarmanın, şehirde memurun ve bürokratın gadrine uğratmış, kapitalistleşen bir ülkede kârını devamlı artırmaktan daha önemli bir gayesi bulunmayan patronların insafına terk etmişti. Bunların üstüne Kemalizm balyozunun tepelerine sürekli inmesi sınıfsallığın siyasi boyutunu onlara iyiden iyiye hissettirmekteydi. Neticede karşımızda, modern şehirde hayatta kalma endişesi ve ezginlik psikolojisi kendisinde ağır basmış bir gariban, sosyal, siyasi ve ekonomik şartların ördüğü bir kafeste yaşadığına kani yani ‘’kader mahkûmu’’ bir tipoloji karşımıza çıkmaktadır.
  • Bu arada, modern şehirde tutunmak ve geçinmek elbette öncelikleriydi, ancak ondan pek de önemsiz olmayan kültürel varlık gösterme sorunuyla karşılaştılar. Dini eğilimleri olanlar şehirlerde tarikat temelli cemaatler bünyesinde, ‘efendiler’ etrafında toplaşmaya başlarken geri kalanlar hızlı bir yozlaşma seyrine kapıldılar. Birinci grubun toplaşma süreci muhafazakârlığın çekirdek kitlesinin oluşum sürecinde ilk adımlar sayılabilir.
  • Maddi (politik, ekonomik) şartların ürettiği garibanın önceliği bu maddi şartları aşmaktı. Bunu da –başka bir seçeneği olmadığı için- modern durum içerisinde yapacak, dolayısıyla Wael b. Hallaq’ın deyimiyle ‘modern ilişkisel yapının’ kendisini yönlendirmesine ve yaşamını biçimlendirmesine izin verecekti. İşte bu noktada muhafazakârlığın İslam’la ilişkisi en bariz haliyle karşımıza çıkar: Yaşamının söz konusu ilişkisel yapı tarafından büsbütün şekillendirilmesinin önünde bir engel, esasen bir ‘çelişki varlığı’ olarak İslam gerçeği tevarüs edilmiştir ve ondan kurtulmak ne gariban ne de gadreden için pek mümkün olmayacaktır. Modern durum içerisinde kurulan bir sürdürücü yapı olarak ‘gelenek’ burada devreye girerek hem muhafazakârlığın dünya görüşü boyutunu üretmiş hem de muhafazakâra modern yapı içerisinde kendisiyle varlığını sürdürebileceği eklektik, sindirilebilir ve uygulanabilir bir din formu bahşetmiştir.
  • Politik alanda garibanın imdadına sağcı yetişir, refah vaatleri ve Kemalist oligarşinin karşısında halkın kalkanı rolünü üstlenişiyle artık adeta mehdiliğe oynamaktadır sağcı liderler. Nitekim bazısına yakıştırılmıştır bu vasıf. Zihinlerin açlığı ise nostalji ile doyurulur; önce aşağılık kompleksine karşı Osmanlı’yı çağıran üstünlük nidaları yükselir, takiben masa başı fikriyat, modern durumun başa getirdiklerine bir deva olacağına inandığı ‘’gelenek’’ adında bir dünyayı keşfederek tanıtmaya başlar. Böylece muhafazakârlığın esaslı biçimde teşekkülü safhasına geçilmiştir. Onun siyasi ve kültürel kimliği, ilerleyen on yıllarda Kemalist askeri-bürokratik vesayetin yıkılışıyla zaferini ilan etmek ve liberalizm ile birlikte Türkiye modernleşmesinin iki ana kanadını oluşturmak üzere hızla inşa edilmeye başlanmıştır.
  • Muhafazakârlık tabiatıyla hem moderndir, dolayısıyla/neticede/hem de yerli ve millidir. Dünya görüşünü edindiği, fikri beslenmelerini yaptığı otoriteleri yereldir yahut yerelleştirilmiştir, yarı-kapalı ve içe dönük bir nitelik arz eder. Yarı-kapalıdır çünkü dışarıdan, yerel olmayan unsurlardan devşirilecek fikir ve anlayışlar muhafazakâr entelijensiyanın ve kültür sağlayıcılarının süzgecinden geçirildikten sonra kültür endüstrisine dâhil edilir. Bu sürecin gerekliliği muhafazakârlığın milli/nasyonal olmasıyla doğrudan alakalıdır. Ulus devlete tekabül eden toplumun idamesine katkı sağlaması, nasyonal bilinci belirgin şekilde güçlendirmeyecekse de onu yıpratmayacak bir mahiyette olması yani ‘’milli ve manevi değerlere’’ uygun bulunması ya da uygun hale getirilerek zararsızlaştırılması bir içeriğin benimsenmesinde temel kıstaslardandır. Manevi değerlerle kastedilenler İslam’a dair veya İslam’dan olabilseler de İslam’ın kendisi değildirler çünkü İslam’ın kendisi için de yerli ve milli olma kıstası geçerlidir, dolayısıyla o da süzgece tabi tutulur.
  • Muhafazakâr entelijansiyanın bu hususiyetleri onları modernitenin kendilerini getirdiği noktada çözümsüz ve çıkışsız bırakmakta, neticede suni fikir açılımları ve döngüsel ya da arızi entelektüel faaliyetlere sevk etmektedir. Bir yandan geleneğin keşfi adı altında derinleşme maksatlı düşün faaliyetleri ve akademik üretimler yapılmakta, diğer yandan mikyas olan liberal Batı’daki akademik gelişmelere (teorik, kavramsal, enformasyonel) tabiiyet eğilimi güçlü şekilde devam etmektedir. Bu haliyle muhafazakârların gelecek nesle devredebilecekleri esaslı bir fikir yolu bulunmamaktadır. Tavır bakımından da onlarda gözlemlediğimiz şeyi tek bir kelimeyle ifade edebiliriz: İntibak. Psikokültürel yenilginin getirdiği bir liberalleşme ve konformizm. Böylece muhafazakârlık kendi neslini yitirmesiyle, daha doğru bir ifadeyle liberalizmin kollarına teslim etmesiyle modern hikâyedeki işlevini yerine getirmiş, miadını tamamlamıştır.

Leave a Reply