Muhafazakârlığın Tarihinden: Erkeklik Krizinin Muhafazakârlık Cephesi

Cumhuriyet Türkiye’sinin kültür tarihi bir yanıyla Osmanlı’dan devralınan modernleşme yani Batılılaşma serüveninin ve bu serüvende modernleşmeye nispetle pozisyon alışların tarihidir. Modernleşmenin öncü elitleri yani askeri bürokrasi ve beraberlerindeki yazar-çizer takımı, art arda yapılan birkaç darbeyle siyaseten rakipsiz oldukları bir ülkeye vaziyet etmeye başladılar. Ne var ki ellerinde sadece köylü vardı; ülkenin iktisadi belkemiği olduğu gibi kültürel veçhesini de şekillendiren tarım, modernleşmeci kadro için iki açıdan da büyük bir sınavdı. Kalkınma sanayiye ağırlık vermekle mümkün olacaktı. Bunun için bir yandan fabrikalar kurmak, girişimleri teşvik etmek, yeni endüstriyel üretim tarzını yaygınlaştırmak ve bu sürece uygun yasal düzenlemeler yapmak gerekecekti.


Diğer yandan köylü nüfusu fabrikalarda istihdam etmek üzere şehirlere taşımak, onları modern endüstriyel şehrin icaplarına uygun bir yaşam tarzına adapte etmek, çalışma şartlarına ve ücretlendirme sistemine rıza göstermelerini sağlamak gerekiyordu. Aynı anda hem endüstriyel şehir insanının hem de daha genelde modern toplumun teşkiline tekabül eden ulus inşasında iki ideolojik temel bulunmaktadır. Bunlardan ilki vatandaşlıktır. Ulus denilen hayali cemaate mensup her bir fert, bir diğeriyle haklar ve ödevler bakımından eşit bir vatandaştır. İkincisi ise vatandaşlığa ruhunu veren bir ‘seküler din’, bir ortak inançtır, yani milli inanç.


Tarım toplumundan ulus olmaz, nitekim buna ihtiyaç da yoktur. Ulus, sanayi toplumunun bir ihtiyacıdır. Dolayısıyla modernleşme ve uluslaşma esasen bir sanayi toplumu inşası için gidilen yollardır. Türkiye şartlarında Atatürk döneminde gösterilen uluslaşma ve modernleşme çabaları verimsizliğe mahkûmdu çünkü nüfusun çok büyük bir kısmı kırsalda yaşamaktaydı. Yıllar içerisinde artan şehirleşme ile bu projelerden giderek daha fazla verim alınmaya başlandı. Bir yandan köylerde okullaşma sağlanmaya çalışılmaktaydı. Okullaşma, söz konusu iki projenin en güçlü katalizörüdür. Okul ise sanayi toplumunun rahmidir, yani ‘matrix’i. Okula giden köylü çocukları için tarıma ve tarım toplumunun kültürüne dönme imkânı kalmaz. Tarım okulları bile bir ‘işçi’ olarak tarım erbabı yetiştirmek üzere kurulmuştur.


İnandığı İslam dinine kıyasla yer yer aşırılıklar içerebilen bir ataerkilliği tecrübe etmekte olan Anadolu köylüsünde baba, konumu ve otoritesiyle evine hâkimdir. Evlat ve avrat ona tabiidir. Burada bir ayrıntıyı izah etmek faydalı olabilir: Erkeğin konumu ve konumuna nispetle aktif ve hâkim durumu Karadeniz’den Ege’ye farklılaşır. Yine de genel manzaranın hususiyeti ataerkilliktir. Ataerkilliğin dinin yanı sıra antropolojik bir temeli bulunmaktadır. Esasen İslam’daki ‘kavvamlık’ ifadesinin de bu antropolojik boyuta kısmi bir atfı bulunur. O boyut, biyolojik sağlamlık ve güç temelli ekonomik ve sosyal güçtür. Biyolojik olarak kadından daha güçlü ve hormonları dolayısıyla daha az duygusal ve risk almaya daha meyilli olan erkek, hayatın idamesi için sürdürülecek mücadeleyi vermede kadından daha dirençli olduğundan koruyucu, sağlayıcı, karar verici konumuyla dominant olmuştur.


Sanayi toplumu ise din bağlamında, seküler din olan ulusçuluğu ve bu dinin inanç esaslarından olan eşitlik tasavvurunu merkeze alır. Dolayısıyla modern şehirde ataerkilliğin ilkesel zemini ortadan kalkar. Ayrıca pratikte kalkınma hamlesi için tam kapasiteli istihdama ihtiyaç duyulduğundan kadınların da okullaştırılması ve istihdam alanlarına koşulması gerekmektedir. Bu da hem okullarda biçimsel eşitlik edinen hem de çalışarak sağlayıcı konumuna erişen, ayrıca şehrin güvenlik sistemleri, yasaları ve gelişen teknik imkânlar neticesinde kendine güvenli ortamlar sağlayabilen kadının, erkeğin koruma ve sağlama vasıflarına ve dini öğretiye dayanan erkine ilgisizleşmesi sonucunu doğurdu. Bunun da ötesinde bir tahakküm meselesi olarak sunulmaya ve algılanmaya başlanan atanın erkine ideolojik ve fiili meydan okumalar başladı. Söz konusu ilgisizlik ve meydan okuma, en çok sekülerleşen kitlelerde en açık ve şiddetli biçimde görülürken dini ve geleneksel etki altındaki muhafazakârlar arasında derinden seyreden bir gerilim süreci olarak gelişti. Şehirdeki ikinci nesilden başlayarak bu gerilim alanlarında çatışmalar baş gösterdi. 1990’lardan sonra doğan muhafazakâr kızları ise artık tekno-kapitalist liberal medeniyete katılmayı ifade eden sekülerleşme sürecini muhafazakâr demokrat hükümetlerin yönlendiriciliğinde ve hamiliğinde iyiden iyiye benimsedi. Bu da bireyselci, rekabetçi, tüketimci bir muhafazakâr kadın profili ortaya çıkardı. Yine bu kadınlar istihdam seferberliğine katılarak maddi anlamda öz-sağlayıcı halde geldiler.


Kadınların yaşadığı bu tecrübeler karşısında muhafazakâr erkeğin tecrübesi, dünya görüşü ve kültür bakımından dışarıda başlayıp içerde biten bir yenilginin hikâyesidir. Şehre gelen Anadolulu erkek kitlesinin genel eğilimi ailesini geçindirmek, ‘’tırnaklarıyla kazıyarak’’ biriktirdiği üç beş kuruşla kendisine ev ve mümkünse araba almaya çabalamak, çocuklarının istikbali için onları okutmak veya emek dünyasına sevk etmek şeklindeydi. Şehrin tüketim kültürünü ve insani ilişkilerini giderek benimseyen sonraki nesil için bir yandan ‘’hayat gailesi’’ devam ederken diğer yandan tevarüs eden erkeklik tasavvuru açısından çelişkiler, yitimler ve endişeler dönemi başladı.


Erkeğin, ‘’ar-namus kalmadı!’’ yakınması ile ‘’babayım ulan ben!’’ çıkışında ve daha nicesinde somutlaşan sorunları aslında onun erkek ve ona nispetle kadın tasavvurunun sarsılmasından kaynaklanıyordu. Bir dünya değişirken endüstriyel toplumda sıkışmış erkeğin dünyasını da değişmeye zorluyordu. Değişirken hırpalıyor, yaralıyor ve belki en beteri aciz düşürüyordu. En beteri aciz düşmekti çünkü mutasavver ‘’erkek’’ için en büyük felaket ölmek değil, aciz düşmekti.


Bir erkeklik anlayışının cumhuriyetle başlayan bu kültürel kastrasyonu sürecinin muhafazakâr demokrat hükümetler tarafından çeşitli açılımlar ve projeler vesilesiyle perçinlendiği günümüze kadar muhafazakâr erkekler bu süreç karşısında patetik tepkiler vermek dışında herhangi faaliyet göstermediler. Futbol bağımlılığından aile içinde sorunlu şiddet türlerine ve militarizme uzanan tepki yelpazesinde bir varlık gösterme ve kendini ifade etme biçimi olarak en yaygın ve tevarüs edilebilir iki tepki sağcı ereksiyon ve mukaddesat hamasetidir. Derhal eklemek gerekir: futbola olan her ilgi, aile içinde yaşanan her şiddet biçimi ve askeri konulara duyulan her türlü rağbet erkeklik krizinin bir dışavurumu olmadığı gibi sağ siyasete olan her teveccüh ve mukaddesat adına gösterilen her tepki de böyle değildir. Bizim temas ettiğimiz tür süreğen, kitlesel ve yoğunluklu olandır. Sağcı ereksiyonla çoğunlukla paralel giden mukaddesatçı hamaset sistem içi tepkiler olduğundan sisteme nispetle güvenlik alanı içerisinde yükselip düşer. Bu itibarla ekonomipolitik yapı açısından meşru olup yeniden üretilmesinde bir beis yoktur.


Son söz: Tepkilerin kaynağı bizatihi bu ekonomik-politik zemin olduğundan muhafazakârın kendi krizi adına köklü bir çözüm ortaya koyması beklenemez zira muhafazakâr zihniyetin doğası buna aykırıdır. Bu noktada muhafazakârlığın sistem açısından işlevselliği açığa çıkar: Muhafazakârlık, modernleşme hikâyesinde yaşanacak olan sarsıcı değişimlerin yol açabileceği radikal tepkileri önleyen, değişimi yayan, doğan gerilimleri sönümleyen bir sosyokültürel mekanizmadır.

Leave a Reply