Rus Jeopolitiği ve Amerikan İndirgemeciliği

2016 yılında Foreign Afffairs’te yayımlanan ‘’Russia’s Perpetual Geopolitics: Putin Returns to the Historical Pattern’’ başlıklı bir makalede Rusya’nın 16.yüzyıldan beri süren, günümüzde de Ukrayna Savaşı’yla kendini gösteren genişleme politikası (expansionism) ele alınmaktadır. Temelinde ‘jeopolitik’ tasavvuru yer alan bu politika tarihte kısa sürelerle üç defa Rusya’yı hegemonik üstünlüğe ulaştırdı. İlkinde, 18.yüzyıl başlarında Çar Petro’nun Büyük Kuzey Savaşı’nda İsveç Kralı XII.Charles’a karşı kazandığı zaferle Ruslar Baltık Denizi’nde hakim güç haline gelmiş ve artık Avrupa’nın siyasi seyrinde belirleyici bir faktör olmuştu. İkincisinde, Çar I.Aleksandr’ın Napolyon’u Rus topraklarından çıkarması ve çok geçmeden 1814’te Paris’e girmesi, onu Viyana Kongresi’nde Avrupa’nın vaziyeti ve geleceği hakkında söz sahibi kılmıştı. Üçüncüsünde ise Stalin Nazi ordularını püskürtmeyi başardıktan sonra, 1945’te Kızıl Ordu’nun dehşetli muharebelerin ardından Berlin’e girerek Reich’in kalbinde Sovyet bayrağını dalgalandırması, savaş sonrasında Rusya’nın Doğu Avrupa’da bir ‘’uydu ülkeler imparatorluğu’’ kurabileceği zemini sağlamış oldu. Soğuk Savaş dönemi boyunca Orta ve Doğu Avrupa, dünyayı ikiye ayıran Doğu ve Batı blokları arasındaki en şiddetli gerilim hattını teşkil ederken Rusya II.Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan küresel düzenin şekillenmesinde merkezi bir rol oynadı.


Ne var ki Rusya, makaleye göre, daima zayıf bir süper güç olmuştur; Kırım Harbi’nde, 1904-1905 Rus-Japon Savaşı’nda, I.Dünya Savaşı’nda ve Soğuk Savaş’ta aldığı yenilgiler bunun bir göstergesidir. Kırım Harbi’nde aldığı yenilgiyle 1815’te Avrupa’da sağladığı etkin konumu kaybetmiş, Japonlara yenilmesiyle dünya ilk defa bir Avrupalı gücün Asyalı bir ülkeye mağlup oluşuna şahit olmuştu. I.Dünya Savaşı’nda aldığı yenilgi ise Çarlık rejiminin yıkılarak Sovyetlerin kurulmasına yol açmış, Soğuk Savaş da bu yeni rejimin dağılmasıyla sonuçlanmıştı. Rusya’nın zayıf bir süper güç olmasının temel nedeni özellikle askeriye ve sanayi alanlarında Batı’ya kıyasla daima görece geri bir vaziyette bulunmasıdır. Bu gerilik, savaşlarda alınan mağlubiyetlerin yanı sıra ülkenin önceki dönemlere, örneğin Büyük Katerina’nın Yeni Rusya’sına göre çok daha küçük bir toprak parçası haline gelmesine yol açtı. Üstelik Sovyet sınırları dâhilindeki birçok ülke şuanda Batı’yla sıkı bir işbirliği içerisinde.


Ülkenin batısındaki eski uyduları olan Baltık ve Doğu Avrupa ülkeleri müstakil kalma kaygısına binaen umumiyetle Batı yanlısı bir tutum sergilemekte ve bu doğrultuda, Yeni Dünya Düzeni’nin jandarması olarak nitelenen ABD ve NATO ittifakının güvenlik politikalarını desteklemekte; güneydeki nüfuz politikasına karşı ise Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan gibi Türki devletler Rusya’ya mesafeli bir dış politika yürütmektedir. Karadeniz’in doğusunda ise Gürcistan doğrudan Rusya karşıtı, Batı yanlısı bir tavırdayken Azerbaycan bu ülkeyle ilişkilerini pragmatik bir seyirde yürütmektedir.


Ülkede 20 milyon, sınırları boyunca ise yüzlerce milyon Müslüman nüfusa sahip olan Rusya bu durumu sadece nüfuz politikalarına değil aynı zamanda ülkenin geleceğine muhtemel tehditlerden biri olarak görmektedir. Rus hükümeti, Batı’nın hegemonik güçlerinin yaptığına pek benzer şekilde ‘’siyasal İslam’’, ‘’radikal İslam’’ ya da köktendincilik olarak tanımlama ve tasnif yoluna gittiği bu olası tehdide karşı aktif kültür politikaları, akademik çalışmalar ve propaganda faaliyetleri yürütmektedir.


Peki bu handikaplara rağmen Rusya neden ısrarla kendisini Batı karşısında bir özne olarak konumlandırmak istiyor? Makaleye göre bunun nedeni, birçok süper güçte olduğu gibi Rusya’nın da kendisine tarihi bir misyon atfetmesi, kendisini kürede istisnai bir mevkide görmesidir. Önceleri Üçüncü Roma, daha sonra Panslav Krallığı, Sovyetlerin kurulmasıyla birlikte Komünist Enternasyonal’in karargahı ve nihayet bugün Avrasyacılık cereyanının vaz ettiği üzere ne Asyalı ne de Avrupalı, fakat ikisinin nevi şahsına münhasır bir bileşimi olan bir Rusya konsepti. Bu konsepte dayalı olarak Avrasya karasında Thukydidesçi anlamda bir hegemonya tesisi Putin Rusya’sının temel politikalarından biridir.


Makale yazarı Rusya’nın kendisine yönelik sahip olduğunu öne sürdüğü bakış açısını her fırsatta vurgular. Rusların Batı’ya karşı giriştiği bu ‘’kazanılamaz yarışın’’ bahsi geçen algılama biçiminden kaynaklandığına bizi ikna etmek isteyen yazarın bu teşebbüsü esasen psikolojiye indirgeme gayretinden, psikolojizm etüdünden ibaret. Rusya’nın bir devlet olarak tarihsel tecrübesinde ortaya çıkan zayıflıklar ve coğrafyanın getirdiği zorluklarla verdiği sınav bir yana, makalenin ‘öteki’ni ele alırken yaptığı küçümseyici ve indirgemeci analizlerin satır aralarında bize yansıttığı örtük ama oldukça anlaşılır yargı, Batı’nın üstün ve ötekilerin onun karşısındaki sıradanlığa meydan okuma girişimlerinin boşuna olduğudur. Makalede Rusya’nın Batı’ya kıyasla tarihsel ve kronik bir zafiyet hali içerisinde olduğu iddiasının yine tarihten seçilmiş birkaç yenilgiyle tescillenmeye çalışıldığı anlaşılıyor. Tarihten seçilen birkaç yenilginin böylesi köklü bir zafiyetin delili niteliğinde olduğunu varsaydığımızda hem Batı kavramına dâhil edilen ülkelerin ‘öteki’ karşısında aldığı hem de birbirleriyle savaşlarında yaşadıkları yenilgiler ve hezimetler söz konusu ülkelerin benzer bir zafiyet içerisinde olduğunu ispata yetmektedir. Söz gelimi Britanyalıların Afganlar, Boerler ya da Zulular karşısında aldığı yenilgiler buna birer örnektir. Manzaraya bu gerçek ışığında bakıldığında, Modern dönemde Doğulu bir ülke karşısında yenilgiye uğrayan ilk Batılı gücün de yazarın iddia ettiği gibi Rusya olmadığı açığa çıkmaktadır. Esasen 1798’de Fransa Mısır Seferi’nde Osmanlı İmparatorluğu’na mağlup olmuş, 1839-1842 arasında süren Birinci Afgan Savaşı’nda Afganlar İngilizleri ağır bir hezimete uğratmıştı.

Her ülkenin olduğu gibi Rusya’nın da içinde bulunduğu coğrafyanın yol açtığı zorlukların; istilalar, göçler, Ortodokslaşma, modernleşme, endüstrileşme vesaire yaşadığı tarihsel tecrübelerin ve belli ölçüde bu tecrübelerle şekillenen Rusluk ve Rusya algısının belirleyici etkisiyle devam eden varoluşsal sınamalar ve inkişafların karmaşık ve çoklu ilişkisi ancak indirgemelere konu edilmeden çözümlendiğinde sıhhatli önermelere ulaşılabilir. Sovyetlerin dağılmasından sonra ortaya atılan, bir hegemonik yapının mutlak zaferini ilan eden ‘Tarihin sonu’ gibi gülünç eskatolojik bir teze yaslanan bu tür üstünlükçü yaklaşımlar bize Amerikalıların rasyonelliğe bürüdükleri o meşhur kör edici kibrini tekrar hatırlatıyor.

Leave a Reply