Showing Off Kültürü ve Ben Kaygusu

20. yüzyılın başından bu yana sinema, televizyon ve nihayet sosyal medyanın hayatımıza getirdiği yeni bir kültür var: showing off yani gösteriş kültürü. Bu kültürün yüzeyinde kişisel tecrübelerin ve sahip olunan kıymetlerin çevredeki diğer insanların beğenisine ve takdirine sunulma pratiği yer alır. Derinde ise bireyselcilik anlayışının bir dışavurumu olan ben-merkezci hayat tasavvuruyla ilişkili olarak ‘ben’ olarak kurgulanan bir atomik varlığın diğer ‘ben’lere nispetli şekilde varlık gösterme kaygısı ön plandadır. Bu çelişkili durum, yani ‘ben’in bir yandan atomik ve müstağni yapı olarak kurgulanıp diğer yandan var olma hissinin ötekinin ‘salt hayatı’nda yer edinmeye, iz bırakabilmeye koşutlu olması, bireyciliğin yanılsamalarından birini ve bu yanılsamanın yol açtığı yabancılaşmayı açığa çıkarır. Yanılgı, gerçekte ben’in kurgulandığı haliyle salt bir varlığa sahip olmadığı, olaylar ve ilişkilerin bilinç ve algıya etkisiyle ben’in nitelik ve konumuna ilişkin yorumlama sürecinin hayat boyu devam ettiği, bu bakımdan değişken yönünün küçümsenmemesi gerektiği; bu minvalde ve dolayısıyla insanın aslında bir cemaat varlığı olduğu gerçeğidir. Bu gerçeği ıskalayan bireyselci bir yandan algısında ‘ben’i cemaatten soyutlanmış kavramasıyla diğer’ini ‘kendi’ varlığının bir arazı, eklentisi, o varlığı onaylamak üzere bulunan şeyler olarak görme eğilimindedir. İnsanda pek temel bir yeri olan onaylanma isteğinden farklı ancak onun üzerine inşa edilen bu eğilim de kültür tarafından hem kuşatılır hem de yeniden üretilir. İşte sinema, televizyon ve artık hepsinden daha etkili olan sosyal medya da söz konusu yeniden üretim ve kültürel kuşatma katmanında başat bir rol oynar.


‘Kişisel hesap’ kavramına dayalı olarak işleyen Facebook, Instagram ve X (Twitter), kişilerin bireyselci tasavvur doğrultusunda ‘ben’i inşa ettikleri ve besledikleri mecralardan en önemli üçü. Bu mecralarda ‘ben’in sunumu ön plandadır. Aile ve arkadaşlıklar başta olmak bütün sosyal ilişkiler ben’i beslemek üzere araçsallaşır: ben, ben olarak ‘’Yalnız değilim’’, ‘’değer görüyorum’’, ‘’mutluyum’’, ‘’seyahat etme, güzel yemekler yeme, iyi kıyafetler giyme imkânlarım var’’, ‘’filanca değerli/meşhur insanla samimi ilişkim var’’, ‘’kayda değer işlerle uğraşıyorum’’, ‘’yeteneklerim var’’, ‘faaliyetlere katılıyorum, etkinim’’. Bu itibarla ben özeldir, ancak kesinlikle mahrem değildir, olamaz. Mahrem olduğu takdirde özel oluşunu onaylayacak olan diğerlerinden saklı kalacaktır. Onaylanma’dan geri kalmak yoksunluk algısına ve ben tasavvurundan düşme kaygısına yol açacaktır. Cemaate/birliğe duyulan özlemin benlik kaygısına dönüştüğü bu seyir ben’i kendi kuyruğunu yiyen Ouroboros yılanının durumuna düşürür. O hem tasavvurundaki ben olarak kalmak ister hem de yeni oluşan ‘bireyselci ben’ler cemaati’ tarafından varsayılmaya, onaylanmaya; bu nedenle de kaygı döngüleri yaşamaya mahkûmdur.,


Sinema ve televizyonun bireyselci ben tasavvurunun güçlenip yaygınlaşmasındaki en önemli hizmetini ethosun, yani en genel bir tanımla yaşamı, oradaki şeyleri ve olayları belli bir biçimde yorumlamaya izin veren dünya görüşünün uygulamaya dönük boyutunun, ahlak ve yaşam tarzı cihetinin liberalleşme doğrultusuna sevk edilmesi süreci üzerinden değerlendirmek gerekir. Liberal ethosun birbirinden güç alan üçayağı bireysellik, rekabetçilik-başarıcılık ve tüketimciliktir. Çoğunlukla bu ethos zemininde içerik üreten batılı sinemacıların senaryolarındaki karakterler bireyselliği bağımsızlık, güç ve öz yeterlilik ile meşrulaştırılırlar. Kendi başlarına belli ölçüde iyi nitelikler olarak düşünebileceğimiz bu özeliklerin ethosa ve bağlama bütüncül bakıldığında yani mevcut rekabetçi düzlem ve diğerlerinin de ben-merkezci olduğu bir ilişkiler ağında kazanarak ayakta kalma hengâmesi göz önünde bulundurulduğunda neye gösterge olduğu açıklığa kavuşur.

Leave a Reply