Özgür İrade ve Moda: Gösteri Toplumu ve İdeolojik Çelişkiler

Şeytan’ın en ustaca hilesi, insanlara kendini inkâr ettirmesidir.

Charles Baudelaire

Moda ve Kapitalist Sistem

Bugünlerde, bireysel ifadenin ve “istediğini giyme özgürlüğü”nün toplumsal alanda en güçlü tezahürlerinden birini yaşıyoruz. Her köşe başında, her sosyal medya akışında, moda sadece bir gereklilik olmaktan çıkmış, kimliğin bir beyannamesi haline gelmiştir. Bu, ilk bakışta kulağa bireyin kendi özgür iradesiyle şekillendirdiği, çağdaş bir başarı hikayesi gibi geliyor. Bireyin, toplumsal baskılardan azade olarak, sırf arzu ettiği için bir kıyafeti seçebilme kudreti… Bu ‘özgürlük’ gerçekten de kendiliğinden doğmuş, masum bir bireysel başkaldırı mı? Yoksa arkasında, bireyin tercihini ustaca yönlendiren küresel bir mekanizma mı işliyor? Bu metin, modern moda trendlerinin basit bir estetik tercih değil, tüketim kültürünün ve kapitalist sistemin sürekli talep yaratma çabasının bir parçası olduğunu ileri sürmektedir.

Günümüzün moda trendleri, özellikle de “istediğini giyme özgürlüğü” söylemi, bireysel tercih ve özgür iradenin bir yansıması gibi sunulmaktadır. Ancak bu durum, kendi kendine ortaya çıkmış doğal bir süreçten ziyade, medya, küresel giyim markaları ve moda endüstrisi tarafından teşvik edilen ve yönlendirilen bir olgudur. “Moda” sadece estetik bir tercih değil; tüketim kültürünün ve kapitalist sistemin sürekli talep yaratma çabasının bir parçasıdır. Kapitalizm, her alanda olduğu gibi moda alanında da kârı maksimize etmek için arz ve talebi kontrol etme eğilimindedir. Farklı giyim tarzlarının teşvik edilmesi veya sürekli değişen trendlerin dayatılması, tüketicilerin gardıroplarını sık sık yenilemesine ve dolayısıyla daha fazla harcama yapmasını amaçlar. Bu süreç, özgürlük retoriğiyle meşrulaştırılır. Bugün bireyin istediğini giyme zannı, aslında küresel markaların pazarlama stratejilerine hizmet eden bir araç hâlindedir.

Instagram, TikTok, YouTube gibi sosyal mecralarda milyonlarca kişiye ulaşan fenomenler, büyük kapitalist firmalar tarafından maddi ve manevi olarak desteklenmektedir. Bu kişiler, onların ürünlerinin reklamını yaparak tüketim çılgınlığını körüklerler. Filtreler, kurgular ve sahte hayatlarla insanlara lüks, eğlenceli ve ‘özgür’ görünen bir yaşam biçimini aşılarlar. Ancak bu, normal insanların asla ulaşamayacağı bir ütopyadır: yapay bir mutluluk ve zenginlik illüzyonu… Bu sistem içindeki masum bir genç, yüzbinlerin takip ettiği bir fenomenin reklamını yaptığı, binlerce sayıda üretilmiş kıyafetlerden birini alarak kendini farklı ve özgür hissediyor.

Bu propagandanın toplumsal etkileri ağırdır. Genç erkeklerde sahte davranışlar, yüzeysellik ve kötü alışkanlıklar olarak ortaya çıkarken; genç kadınlarda anormal derecede açıklık, teşhircilik seviyesine varan kıyafet tercihleri ve toplumsal hayata aykırı davranışlar şeklinde görünür. Yani günümüzde ulaşılan bu teşhircilik seviyesi kendiliğinden bir tercih değil; kapitalizmin ve onun kültürel aygıtlarının ürettiği bir sonuçtur. Bu sürece ideolojik meşruiyet kazandıran ise liberal özgürlükçü söylemdir. Bu söylem, küresel makyaj markalarına, moda ikonlarına; sistemin kutsadığı modern efendilere olan sarsılmaz itaati, bir başkaldırı olarak görselleştirir.

Gösteri Toplumu

Guy Debord, modern dünyada gerçekliğin yerini görüntülerin aldığını söyler. İnsanların hayatları artık doğrudan deneyimlerden değil, medya, reklam, televizyon yani imajlar aracılığıyla şekillenmektedir. Kapitalizmin insanlara sunduğu hayat biçimi bir “gösteri”dir. Bu gösteri nizamının ileri aşmasında bugün; insanlar medya, tüketim ve eğlence aracılığıyla gönüllü olarak hegemonyal sisteme bağlanır.

Debord’un vurguladığı noktalardan biri yabancılaşmadır. Marx’ın “emek yabancılaşması” fikrini genişleterek, insanların kendi hayatlarından kopuşunu “gösteri” üzerinden açıklar. Modern kapitalizmin sunduğu bu gösteri, insanlara serbestiyet değil, yalnızca temsiller sunmaktadır. Böylece birey, kendi hayatının öznesi olmaktan çıkarak, kendi hayatının seyircisine dönüşür. Bu düzende insanlar tüketim üzerinden kimlik kurar, birbirleriyle imajlar üzerinden ilişki geliştirir ve gerçek ihtiyaçlar yerine üretilmiş ihtiyaçları arzular. Bir kıyafet artık sadece bir libas değil; statü, güç ve imaj demektir. Böylece insanlar hem birbirine hem de kendi hayatına yabancılaşır.

“İzleyicinin (kendi bilinçsiz etkinliğinin sonucu olan) seyredilen nesneye yabancılaşması şöyle ifade edilir: İzleyici ne kadar çok seyrederse o kadar az yaşar; kendisini egemen ihtiyaç imajlarında bulmayı ne kadar kabul ederse kendi varoluşunu ve kendi arzularını o kadar az anlar.”

Fransız düşünür Guy Debord’un ortaya koyduğu Gösteri Toplumu kavramı, yukarıda tartışılan bağlamda, moda olgusunu anlamada önemli bir çerçeve sunar. Modern toplumda insanlar, gerçek ihtiyaçlarından çok, kendilerine dayatılan imaj ve sembollere yönlendirilir. “Gösteri” burada sadece televizyon, reklam ya da sinema anlamına gelmez; günlük yaşamın tamamı bir gösteri alanına dönüşmüştür. İnsanların neyi tüketeceklerini, nasıl giyineceklerini, nasıl görüneceklerini bu gösteri kültürü belirler. Günümüzün hâkim giyinme anlayışı da bu gösteri kültürünün bir parçasıdır. Kapitalizm; kıyafeti kimlik, serbesti, modernlik ve statü sembolü haline getirerek, ferdin davranışlarını yönlendirir. Bir giysi, artık sadece bir ihtiyaç malzemesi değil; belli bir yaşam tarzının, bir ideolojinin göstergesidir. Açık giyinmek veya “trendleri takip etmek”, bireyin iradesinin neticesinden çok, ona sürekli tekrar edilen “özgürlük”, “kendini ifade etme” gibi, reklam stratejilerinden alınmış sloganların sonucudur. Böylece toplum, farkında olmadan sistemin işleyişine gönüllü şekilde dahil olur.

Debord’un ifadesiyle, kapitalizm artık sadece malları satmaz ve insanlar bir giysi aldıklarında yalnızca kumaş satın almazlar; aynı zamanda bir imaj, bir statü yani bir “hürriyet algısı” satın alırlar. “İstediğimi giyerim, kimse karışamaz” kampanyası, kapitalizmin dayattığı illüzyonun bir parçasıdır. Dolayısıyla giyim meselesi, salt bireysel özgürlük veya estetik tercih değil, kapitalist tüketim kültürünün sürekliliğini sağlayan yapısal bir araçtır.

Liberal Söylem ve Solun Çelişkisi

“Herkesin kıyafetine kimse karışamaz” söylemi, içinde yaşadığımız kapitalist-liberal bireycilik anlayışının tipik bir yansımasıdır. Liberalizm, bireysel tercihi mutlak bir değer olarak sunarken, bunun toplumsal, ahlaki veya ideolojik sonuçlarını göz ardı eder. Geleneksel sol hareketler ise tarihsel olarak sömürüye, eşitsizliğe ve kapitalist değerlere karşı durmayı hedeflemiştir. Ancak günümüzde, özellikle Türkiye’de, solun siyasi temsilci ve destekçileri, popüler kültürün ve batılı değerlerin etkisiyle, kendi itikatları ile temelden çelişkili olarak, bireysel özgürlükleri mutlak bir değer haline getirmekte, sistemin kıyafet ön kabullerini desteklemektler. Onlar için, saçlarını l’oréal paris ile kırmızıya boyamış Iphone sahibi Instagram kullanıcılarının yukarı kaydırarak almak istedikleri şort-crop kombini, ataerkil sisteme bir başkaldırı(!) niteliğindedir.

Bu durum, ideolojik bir kayma, ıstılahi manası ile revizyonizm olarak değerlendirilebilir. Günümüzde yaygın sol hareketler kendi asıl ideallerinden uzaklaşıp liberal söylemlere eklemlenmekte, özgürlük retoriği altında savunulan giyim anlayışına ve kapitalist sistemin yeniden üretimine hizmet etmekte dolayısıyla kendi ideolojik zeminini kaybetmektedir. Geleneksel solun temel mücadelesi emek, adalet ve eşitlik üzerine kuruludur. Ancak günümüzde solun genel kesimi, kapitalist kültürün ürettiği tüketim kalıplarını “özgürlük” adı altında savunmaktadır. Kapitalizmin kültürel hegemonya araçlarına karşı çıkmadan, sadece ekonomik sömürüye karşı görünmek tutarsız bir mücadele biçimi yaratır. Devrimci bir hareketin, kültür endüstrisinin dayatmalarına karşı durması zorunludur. Devrimcinin kapitalist sisteme karşı çıkarken aynı sistemin teşvik ettiği tüketim alışkanlıklarını veya yaşam tarzlarını savunması açık bir çelişkidir.

Müslüman Perspektif ve Yerli Duruş

Bunun yanında bir başka çelişki de seküler Türkçülerde görülmektedir. Onlar da imaj kültürünü, tüketim endüstrisinin giyim alışkanlıklarını ve çarpık LGBT ilişkilerini yine özgürlük namı ile desteklemektedirler. Oysa bu anlayış, Türk’ün ruhuna, tarihine ve itikadına zıttır; üstelik Türk’ün düşmanı olan gayrimüslim Batı tarafından teşvik edilmektedir. Mevcut durumda düşmanının açık zaferini destekleyen, ona benzemeyi kendi zaferi sayan tutarsız bir milliyetçilik anlayışı ortaya çıkmaktadır. Halbuki, moda endüstrisinin küresel ölçekte yayılması, aynı zamanda bir kültürel emperyalizm boyutunu havidir. Hâkim liberal moda anlayışı, dünya genelinde farklı kültürlerin yerel giyim geleneklerini ve dini normlarını küçümsemekte veya “geri kalmışlık” etiketiyle değersizleştirmektedir. Böylece son derece açık ve dar giyim tarzı, ileriliğin ve normal hayatın sembolü olarak sunulurken, yerel ve dini normlar geri plana itilmekte, toplumsal kültürler kapitalist ve batı merkezli bir imajın etkisi altına girmektedir.

Bu süreç, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kültürel bir hegemonya yaratır. İnsanlar, giyim tercihleri üzerinden bir “uluslararası modernlik” veya “batılı yaşam tarzı”nı benimsemeye yönlendirilir. Bu da kapitalizmin kültürel araçlarını kullanarak ideolojik bir kontrol ve toplumsal yönlendirme gerçekleştirmesi anlamına gelir ki bu sınırsız bir yapaylığı serbest bırakır. “Bağımsız yapaylığın yığılma gücü, her yerde, toplumsal yaşamın tahrif edilmesine yol açar.” (Debord)

Müslümanların bu noktadaki tutumları, çoğu kez ‘geleneğe körü körüne itaat’, ‘kişisel özgürlükleri kısıtlama’ ya da ‘kadınları toplumsal hayattan silme çabası’ şeklinde eleştirilmektedir. Oysa bu iddialar haksızdır zira Müslümanlar hem düşünce dünyalarında hem de hayatı uygulama noktasında gayet tutarlı bir zemine sahipler. Çünkü onlar için tek bir Allah vardır, sözü haktır; emri hem fert hem toplum için faydalıdır. Dolayısıyla, nefsin taleplerinin geri çevrilmesi ve Allah’ın emrine uyulması doğaldır. Müslümanlara göre, liberal hegemonya ‘nefsin iktidarı’ demektir ve İslam, kapitalist sisteme alternatif olan ve insanlığa gerçek huzuru, sahici özgürlüğü getirecek hakikattir. Müslümanın tüm davranışları diğerleri gibi harici dalgalara göre değil kendi iradelerine dayanır, sonuç olarak tesettür ve peçe takmak gibi en katı görünen davranışlar dahi özgürlüğe mâni teşkil etmez.

Sonuç

Kapitalizmin en büyük başarısı, bireyin özgür olduğunu düşündüğü noktada aslında onu yönlendirmesidir. “Özgürce tercih” edilen bir kıyafet, aslında moda endüstrisinin milyonlarca dolar yatırımla medya aracılığıyla zihinlere işlediği bir imajın ürünüdür. Burada özgürlük, hakikatte tüketim kültürünün bir ürünü olmaktır. Dolayısıyla “istediğini giyme özgürlüğü” söylemi, ideolojik bir yanılsama olarak okunmalıdır. Gerçek özgürlük, kapitalizmin sunduğu serbestlik değil; Allah’ın iradesine boyun eğerek nefsin esaretinden kurtulma hâlidir.

Batı merkezli moda anlayışının küresel ölçekte yayılması, kültürel bir kolonyalizm boyutunu da beraberinde getirmektedir. Yerel giyim gelenekleri, dini ve ahlaki normlara dayalı kıyafet kodları, “geri kalmışlık” veya “özgürlük karşıtlığı” gibi etiketlerle aşağılanmaktadır. Böylece toplumlar kendi kültürel kodlarından uzaklaşmaktadır. Bu da emperyalizmin sadece ekonomik değil, kültürel bir boyutunun da var olduğunu gösterir. Sol ise, kapitalizme karşı mücadele iddiasını sürdürebilmek için, bireysel özgürlük retoriğinin ardına saklanmak yerine kapitalist kültürel hegemonyayı sorgulamalıdır. Müslüman perspektifi, liberal bireycilikten farklı olarak, giyimi ahlaki ve dini normlar çerçevesinde değerlendirir. Tutarlı bir politik zihin, bu çelişkileri görmeli ve mücadelesini kapitalist dayatmalar karşısında sağlam bir zemine oturtmalıdı

Leave a Reply