Meşrutiyet Dönemi Hilafet Meselesi: İslamcı Fikir Adamlarının Hilafet Hakkında Görüşleri

Giriş

İslam siyaset düşüncesinin temel taşı olan hilafet kurumu, klasik anlamıyla Hz. Peygamber’in vefatından sonra İslam toplumunun (ümmetin) hem dini hem de dünyevi idaresini üstlenen meşru liderlik makamıdır. Hulefa-yi Raşidin (Dört Halife) dönemiyle şura ve biat esasına dayalı olarak başlayan bu pratik, Emeviler ve Abbasiler devrinde saltanat/hanedanlık sistemine dönüşmüş, tarihi süreç içerisinde siyasi gücün ve meşruiyetin merkezini temsil etmiştir. 1517 yılında Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi ile Osmanlı hanedanına intikal eden hilafet, asırlar boyunca imparatorluğun siyasi ve manevi otoritesini pekiştiren bir araç olarak işlev görmüştür. Ancak 19. yüzyıla gelindiğinde, Batı’nın siyasi, askeri ve fikri hegemonyası karşısında daralan Osmanlı coğrafyası, hilafet kurumunun da mahiyetini, sınırlarını ve siyasi işlevini kaçınılmaz bir tartışmaya ve anayasal bir dönüşüme sürüklemiştir.

Sultan II. Abdülhamid Devri ve Osmanlı Hilafetinin Dönüşümü

Osmanlı Hilafetinin siyasi ve psikolojik nüfuzunun en yüksek noktaya ulaştığı evre, ironik bir biçimde Osmanlı Devleti’nin askeri ve iktisadi olarak en zayıf olduğu döneme denk gelir. 19. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı’nın terk ettiği topraklar başta olmak üzere Batılı emperyalist devletler tarafından işgal edilerek sömürgeleştirilen İslam beldeleri (Uzakdoğu, Kuzey Afrika, Hindistan), kurtuluş umudunu İstanbul’da bulmuştur ancak önemin devlet erkanı, imparatorluğun mevcut reel gücünün bu küresel beklentiye karşılık veremeyecek düzeyde olduğunun ve bu beklenti karşısında Rusya, İngiltere gibi devletler tarafından uygulanacak dış baskıya direnemeyeceğinin farkındadır.

Durumdan rahatsız olmakla beraber, devlet aklı bu fiiliyata ayak uydurmuştur. Özellikle Halife-Sultan II. Abdülhamid’in İttihad-ı İslam (Pan-İslamizm) politikası etrafındaki şahsi gayreti ve kurduğu gayriresmi diplomatik ilişkiler ile bu sömürge bölgelerinin doğrudan Osmanlı devlet aygıtına olmasa da bu makamı temsil eden Abdülhamid’e olan bağlılıkları muazzam ölçüde artmıştır. Ancak şahsi karizmaya ve dini diplomasiye dayanan bu bağlılık, II. Meşrutiyet’in ilanından ve Abdülhamid’in hal’ edilmesinden sonra yeni yönetimin rasyonel ve anayasal dış politikası içinde dayanaksız kalmıştır.

Kanun-i Esasi ve Hilafet Kurumu

1876 yılında ilan edilen Kanun-i Esasi, hilafet makamını ilk kez modern anayasal bir metne dahil etmiştir. Anayasanın 3. ve 4. maddeleri, Osmanlı padişahının aynı zamanda “Halife-i Ruy-i Zemin” (yeryüzündeki halife) ve İslam dininin koruyucusu olduğunu açıkça hükme bağlamış, ancak bu ilk metin padişaha meclisi feshetme ve kanunları mutlak veto etme gibi son derece geniş yetkiler tanımıştır.

Fakat asıl yapısal ve felsefi kırılma, II. Meşrutiyet döneminde, özellikle 31 Mart Vakası’nın ardından 1909 yılında Kanun-i Esasi’de yapılan değişiklikler ile gerçekleşmiştir. 1909 tadilatları, hilafet ve saltanat makamını mutlakiyetçi konumundan çıkarıp anayasal meşruti bir çizgiye çekmiştir. Bu yeni hukuki zeminde halifenin yetkileri sadece icra (yürütme) ile sınırlandırılmış; yasama yetkisi tümüyle halkın temsilcilerinden oluşan Meclis-i Mebusan’a, yargı ise Adliye Vekaletine ve Şeyhülislam’a bırakılmıştır. Padişah/Halife, meclise anayasaya sadakat yemini etmek zorunda bırakılmış, mutlak veto yetkisi elinden alınmış ve hükümet (Heyet-i Vükela) halifeye karşı değil, doğrudan meclise karşı sorumlu hale getirilmiştir. Bu değişikliklerle Halife, meşruti idare içerisinde kutsal ve dokunulmaz bir otokrattan ziyade, anayasaya uymakla ve hesap vermekle yükümlü bir devlet başkanına dönüşmüştür.

Elmalılı Hamdi Yazır ve Milli Hilafet Meselesi

Hilafetin anayasal sınırlarının çizildiği bu dönemde İslamcı düşünürler, kavramı modern devletin gerçeklikleriyle yeniden yorumlamıştır. Bu noktada Elmalılı Hamdi Yazır’ın geliştirdiği “Milli Hilafet” yaklaşımı, romantik ümmetçilikten rasyonel devlet aklına geçişin en çarpıcı örneğidir.

Elmalılı, çağının dinamiklerini ve Osmanlı’nın mevcut gücünü okuyarak, halifenin yabancı devletlerin idaresindeki (memalik-i ecnebiyede bulunan) Müslümanlar üzerinde fiili ve hukuki bir velayet (yönetim ve tasarruf) hakkına sahip olmadığını savunmuştur. Hukuki ve şer’i açıdan Osmanlı padişahı, sadece kendi egemenlik sınırları (Osmanlı idaresi) içinde bulunan Müslüman milletlerin halifesidir. Dünyanın geri kalanındaki Müslümanların doğrudan Reisi (yöneticisi) değil, ancak manevi hamisi (koruyucusu) olabilir. Elmalılı’nın bu pragmatik içtihadı, imparatorluğu gücünün ötesinde bir küresel çatışmaya sokmaktan korumayı amaçlayan, hilafeti ütopik bir iddiadan ziyade ayakları yere basan, sınırları milli egemenlikle çizilmiş bir kuruma dönüştürme gayretidir.

İstibdat Kavramı ve Hilafet-İstibdat İlişkisi

Meşrutiyet İslamcıları, yeni rejimi meşrulaştırmak için “İstibdat” kavramı üzerinden sert bir tarihsel hesaplaşmaya girişmişlerdir. İstibdat, kelime kökeni olarak Arapça “dağılma, saçılma, tek başına olma” manalarına gelen (بدّ) kökünden türemiştir ve “başına buyruk, keyfi yönetim” anlamını taşır. İslam siyaset lügatinde bu kavram, devlet başkanının iktidarı ortak bir rıza (biat) gerçekleşmeden kahr, galebe ve cebr ile ele geçirmesi; iktidara geldikten sonra ise meşverete, nasihate ve istişareye yer vermemesi durumu olarak tanımlanmıştır.

Filibeli Ahmed Hilmi, hilafet ve istibdat ilişkisini sadece II. Abdülhamid devri ile sınırlamaz; meseleyi doğrudan İslam tarihinin kronik bir sapması olarak okur. Ona göre istibdat, Emeviler devrinde hilafetin asıl ruhundan koparılıp zorba bir saltanata dönüşmesiyle başlamıştır. Yezid’in veliaht tayin edilmesiyle kurumsallaşan bu “devr-i istibdat”, yüzyıllar boyunca sürmüş ve ancak II. Meşrutiyet’in ilanıyla (yani meşveret ve biat usulüne dönülmesiyle) hukuken sona ermiştir. Filibeli bu durumu şu vurucu ifadelerle özetler: “Biz istibdat dedikçe, hatırımıza yalnız Abdülhamid-i Sâni’nin rub’asırlık saltanatı geliyor. Halbuki Emeviye’nin galebesiyle beraber, yani bin bu kadar senedir, müslümanlar, pek kısa ve az müstesnasıyla hep istibdat ile idare edilmişlerdir.”

Hilafet: Mutlakiyetçilik mi Hakimiyet-i Milliye mi?

Dönemin İslamcı aydınları için hilafet ile anayasal sistem (meşrutiyet) arasında bir çelişki yoktur; zira onlara göre hilafetin kurumsal özü, doğrudan doğruya “Hakimiyet-i Milliye” (Milli Egemenlik) fikrine dayanır.

İslam hukukuna göre hilafet mutlakiyet değil, bir vekalettir. Halife, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi değil, doğrudan doğruya ümmetin vekilidir. Bu vekalet akdi, halkın rızasını temsil eden “biat” yoluyla sağlanır. Dolayısıyla hilafetin kaynağı ilahi bir atanma değil, meşrutiyettir, hakimiyet-i milliyedir. Halifeyi makama getiren (nasb) nasıl ümmetin iradesiyse, onu denetleyecek ve gerekirse görevden alacak (hâl) olan da yine ümmettir (Meclis-i Mebusan’dır). Dönemin İslamcı metinleri, halifenin ümmet üzerinde koşulsuz bir tahakkümü olmadığını, aksine ümmetin halife üzerinde hakkı ve denetim hakimiyeti olduğunu net bir dille savunur: “Şeriatın halifeye bile hakim gösterdiği kuvve-i umumiye-i milleti (milletin genel kuvvetini/iradesini), sıfat-ı hilafetin bir cüz’üne vekil olan zat hakkında küçük göstermek hiç caiz olamaz.”

Sonuç

II. Meşrutiyet dönemi, Osmanlı siyasi tarihinde yalnızca bir rejim değişikliği değil, aynı zamanda köklü bir zihniyet ve fıkıh devrimidir. Bu devrin İslamcı fikir adamları, anayasalcılığı ve parlamenter sistemi Batı’dan ithal edilmiş yabancı bir bid’at olarak değil; Emevilerden bu yana kaybedilmiş olan asli İslami değerlerin (şura, meşveret, biat) yeniden keşfi olarak yorumlamışlardır. Bu düşünce iklimi, halifeyi mutlakiyetçi bir otokrattan anayasal sınırlara tabi, millete hesap veren bir “vekil” konumuna indirgemiştir. Bu felsefi altyapı, her ne kadar düşünürlerin o günkü niyetlerini aşmış olsa da ilerleyen yıllarda saltanatın kaldırılması ve egemenliğin kayıtsız şartsız millete devredilmesi süreçlerinin fikri meşruiyet zeminini hazırlayan önemli tarihsel basamaklardan biri olduğu hususu tartışmaya açıktır.

Leave a Reply